1. KÂBUS HAYATIN ARTMIŞ KÂBUSU
Merhaba sevgili arkadaşlarım, bugün ikinci kitabım olan Mevta' yla birlikteyiz. Bu zihnime karışan kaçıncı kitap bilmem ancak kaleme aldığım ikinci kitap...
Başlama tarihlerinizi alayım, ben başlıyorum.
Vote ve yorumlarınızı bekliyorum, vote ve yorumların beni motive ettiğini küçük bir not olarak geçeyim
İyi okumalar
12.09.2022
''Çıkıyorum anne!..'' Diye içeriye seslenmek isterdim ama bunu hiç yapmadım, bana kalırsa hiçte yapamayacaktım. Küçüklüğümden beri okuduğum kitaplarda sıcak huzurlu aileler görür, özenirdim. Bir zamanlar bu tarz ailelerin sadece masallara ait olan birer masal karakteri olduğunu düşünmüştüm, gerçek hayatta görmemişim ne bileyim?.. Kapıyı çekip kapatacağım sıra da yardımcımız Feyza kapıyı kapatmak üzere elini uzattı. "Bırakta onu ben yapayım." Dedim sitemli sesimle. Umursamadan çekti gitti. Feyza yardımcımız Deniz Ablanın kızıydı, aramızda iki yaşın olmasıyla birlikte mezuna kalmış, üniversiteye hazırlanıyordu. Boş vakitlerinde ise annesine yardım ediyordu. Bahçeye doğru yürürken anlam veremiyordum, bu filmlerden hallice olan hayatımda niçin mutlu değildim? Filmlerde görüp bu tarz hayatlara özenen çok insan görmüş, tanımıştım. Ne sanıyorlardı ki, gerçekten bu zalim dünyada toz pembe yaşamlar olabileceğini mi?.. Dişlerimi göstererek güldüm. Çocuklar, henüz büyümemişlerdi.
Şöförümüz Erdal Abi hızlı adımlarla önüme geçerek cipin kapısını açtı. Ona kaşlarımı çatarak baktım, "Ben spor arabayla gitmek istiyorum." Yüz ifadesini hiç bozmadı. "Babanız sizi bekliyor Küçük Hanım." Stabil sesiyle kaşlarım düzeldi. Arabaya binerken söylendim "Bu evde kim duygu kırıntısı barındırıyor ki?.."
Yanımdaki koltukta tabletinden günlük programını kontrol eden babam vardı. Söylenmemi duymuş ama ona bile cevap vermemişti. Mavi, buzu andıran gözlerimi devirdim. "Gözlerini devirme, öyle kalırsa çirkin olursun." Kaşlarım çatıldı bu sefer. "Kırışacaksın kaşlarını çatma." Arkama yaslanarak gözlerimi aralıksız devirmeye başladım ta ki gözlerim ağrıyana kadar. En sonunda pes edip elimi yanağıma dayadım, gözlerim alttan akıp giden asfalta kaydı. Onu izledim yol boyunca. Keşke sohbet edebilseydik...
"Baba." Dedim şansımı deneyerek, belki gerek olmadığı sürece de benimle konuşurdu. "Kuralları öğrendin zannediyordum, söylesene yanılıyor muyum?" "Yanılmıyorsunuz Baba." Dediğimde somurttum. Duran arabayla okul kapısında olduğumuzu anladım. Arabadan inip kapıyı kapatacağım sıra da konuştu "Sen Mehir Demirel' sin. Sakın ailemize yakışmayacak bir şey yapma." Başımı ağır ağır sallayarak onayladım. Saçlarım rüzgarda havalandı perçemlerim gözlerimin önünü demir kapıymışçasına sardı. Kapıyı kapatıp okula doğru adımladım, ayaklarım geri geri gidiyordu. Saçlarımı parmaklarımla geriye attım.
DEMİREL KOLEJİ.
Toplanmış kalabalığı gördüğümde İstiklâl Marşı' nı okuyacağımızı hatırladım, içimden kendimle alay ettim, bu seneyle birlikte on bir senedir öğrenciydim ve hâlâ unutabiliyordum. Sınıfımın ağırlıklı olduğu kısma gidip beklemeye başladım. "Evet arkadaşlar bir bakalım buraya." Okulumuzun müdürü ellerini birbirine çarpıp dikkatimizi çekmeye çalıştı, başarılı da oldu, uğultu kesilmişti. Yanında duran müdür yardımcısından mikrofonu aldı ve konuşmaya başladı "Yeni bir eğitim öğretim yılına da girmiş bulunmaktayız, geçen sene yaptığınız hataları yapmayacağınızı umuyorum. Başarılar..." Yüksek bir alkış koptu.
Alay dolu uğultular yükselmeye, ders hariç dedikodular, sohbetler başlamıştı. Alaylı söylenmelerden biri bana aitti. "Sanki parasını verdiklerinde her hata affedilmiyor." dedim kısık bir sesle. "Bir şey mi dedin?" Diyip bana doğru eğilen Oğulcan' a gülümseyerek baktım. "Yok demedim."
"Hımm, arkadaki yeni ucubeleri gördün mü? Rivayetlere göre burslularmış..." Dedi büyük bir sır veriyormuşçasına. Ona kötü kötü baktım, "İnsanlara öyle söyleme." Oğulcan' ı seviyordum, ailesiyle bizim birkaç villa ötemizde oturuyorlardı. Bazen tatsız konuşsada özünde iyi biriydi, ona içimi dökmek iyi geliyordu. Yani bazen...
Merdivenleri çıkarken biri, bir tutam saçımı aşağıya çekerek çenemin yükselmesine sebep oldu. Sinirden irileşmiş gözlerimi arkaya çevirdim. Ceren' i görünce neden hiç şaşırmadım acaba. Yanında Ahu ve Sude vardı. Onlar her okulda olan üçlü kız grubuydu. Her zaman ikisinin daha iyi anlaştığı o üç kişilik gruplar... Bu grupta ki üçüncü bariz belli olarak Sude' ydi. "Komik olduğunu mu düşünüyorsun?" dediğimde yaptığı tek şey sırıtmak ve omuz silkmekti. Ne dersem diyeyim anlamayacaktı, hiç zahmete girmedim.
Merdivenlerden devam ettim, yeni sınıfımızın birinci katta olduğunu biliyordum. Babam Müdür Bey' le şahsi bir görüşme yapmıştı ve ben de bu görüşmeden payımı hâyliyle almıştım. Babamın ağzından çıkan uzun uzun sıkıcı ve bir ton kural, uyarı barındıran cümleleri dinlerken epey sıkılmıştım. Yaramaz bir öğrenci de değildim. Hiç olmamıştım. Tamam pek ders çalıştığım söylenemezdi ama ben dersi derste anlayanlardandım, sınavdan önceki gece tekrar yapmam yeterliydi. Okulum ücret ödediği için istediği her şeyi yapabileceğini sanan, öğretmene saygı nedir bilmeyen öğrenci bozuntularıyla doluydu.
Cam kenarı en önden ikinci sıraya oturduğumda bez kol çantamı omzumdan usulca indirmeye başladım, bunu o kadar yavaş ve uysal yapıyordum ki daldığımı, solumda oturan Oğulcan' ın omzumu dürtmesiyle fark ettim. Ona 'bir şey mi oldu?' Bakışı attım. "Nereye dalgın öyle?" Dedi. "Bilmem..." diye mırıldandım.
Tarih öğretmenimiz Mustafa hoca geldiğinde gözlerimi tamamen ona odaklayarak dersi anlatmasını bekledim. "Hocam okulun ilk günü ders işlemeyeceğiz değil mi?" Dedi Birgen. Birgen Yalnız. İsmi gibi yalnız ama bunu kendi isteğiyle yapıyor, o yalnız olmayı seviyordu. Bizimle bir arada oturmak yerine köşelere gider, şiirler okurdu veya boş fayansları izlerdi. Burslu bir öğrenciydi ama bu sınıfta kimse ona ayrımcılık yapmadı, bu belki de güzel olduğundandır bilemiyorum. Benim için pekte önemli değildi güzellik, insanın içi güzel olmalıydı fikrimce. Çoğunlukla ders dinlemek yerine tek kulağına taktığı kablosuz kulaklıklığını uzun bakır saçlarıyla kapatır, müzik dinlerdi. Kahverengi gözleriyle bakır saçlarının uyumu nefisti. Birçok kişi onunla birlikte olmaya çalışıyordu ancak onun aklında tek bir isim vardı. Atilla İlhan... Birgen tam bir Atilla aşığıydı. Herhangi bir cümleyi, konuyu evirir çevirir getirirdi İlhan' a... Bir keresinde sınıftaki kızlarla oturup sohbet ettiğimizde nadir anlardan birinde, Ahu, ona neden herkesi reddettiğini, nasıl birini istediğini merak ettiğini söyledi. Birgen ise umursamazlıkla omuz silkip dudağını tek taraflı çekiştirdi. "Benim istediğim erkeğin gözü benden başkasını görmemeli, bana kendimi özel hissettirmeli. Ama bana şiirler yazan birisini bulsam yakasını bırakmazdım valla." Gülüştüğümüzde onun beyaz, normalden büyük olan ama asla kaba görünmeyen dişlerini ilk kez gördüm. Çok güzel bir kızdı gerçekten gülmek yakışıyordu.
"Kızım müsade edersen önce bir yoklamayı alayım, ayrıca ders işlemememiz için bir sebepte yok. Sence var mı?" Mustafa hocanın sesi umursamaz ancak otoriterdi. Kapı çaldığında herkesin gözü kapıya döndü. Bir erkek bir de kız öğrenci sınıfa girdi. Onları ilk kez görüyordum, yeni gelmiş olacaklardı. Erkek olan son derece sakin ve stabil olmasına rağmen kız onun tam tersi gibiydi. O sürekli yirmi sekiz diş gülümsüyordu.
Erkek olan söze girdi, bir an önce gözlerin üzerinden çekilmesini ister gibi. "Ben Kayra. Kayra Güngör." Gözleri, göz kadrajını kapsayan sıraların ilerisindeydi. Bir şey izliyor gibi görünmüyordu ancak bakmayı da sürdürüyordu. "Hepsi bu mu?" "Evet." Dedi gayet yalın bir sesle. Mustafa Hoca peki dercesine omuzlarını silkeledi. Kayra' nın yaşına göre doksanlardaki boyu, bu sene boy attığının habercisiydi. Üzerindeki erkek öğrencilere ait okul üniforması ütülü ve şıktı. Üzerine çuval da giyse yakışır denilebilecek bir fiziğe sahipti. Abartılacak bir kası yoktu ancak yaşına göre epey fitti. Bu yaşta daha fazlasını beklemek biraz iğne işiydi. Saçları koyu kahverengiydi, gözleri kahve... Hayır dur, güneş ışınlarından birini Kayra' nın yüzüne vurdu, sırf yalan söylememem için. O kahveler güneşte kırmızıydı, içine çeken cinsten, baktıkça bakasın gelen türden. Güneş gitti. Yerini bir kara deliğe devretti.
"Ben." Kız öğrencinin sakin tutmaya çalıştığı sesi titredi, titrediği için utandı sanki ama kendini toparlaması kısa sürdü. "Ben Aycan Solmaz." Ombreli dalgalı saçları omzunun üzerindeydi açık mavi düşük gözleri vardı. Boyu bir altmış beşlerdeydi, normalden biraz daha zayıftı. Dirseğinden kıvırdığı koluna bir çanta asmıştı. Pahallı ve güzel bir markaydı ancak sahteydi. Bunu fark etmiştim ama söylemeyecektim, belki de o fark etmemişti. Ona utandırmamak en iyisiydi. Kendini kabul ettirmek ister gibi gülümserken gözlerini soldan sağa kaydırarak sınıfı süzdü. Orta sıralardan üçüncüsüne gözlerini dikti. Orda tek başına oturan Sude ona 'gel gel' dercesine hızlı parmaklarını açtı kapattı. Aycan hızlı adımlarını ona doğru atarak boş sıraya oturdu. Sude ona ismini söylerken elini uzatmıştı, Aycan ise uzatılan eli görmezden gelip sarıldı. Sude' nin şaşkınlıktan açılan ağzı komiğime geldiği için önüme döndüm.
Kayra pencere kenarındaki sıraların en sonuncusuna oturdu. Ona bakmamıştım ancak oraya oturduğunu tahmin edebiliyordum çünkü başka boş yer yoktu. Şimdiyse kelebeklerin dolu olduğu not defterime uzanmış birkaç satır cümle yazdım. Aklıma Hüseyin Nihal Atsız' ın Geri Gelen Mektup adlı şiirinden satırlar geldi. Onu not ettim.
Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
Bilmem, bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
Pervane olan kendini gizler mi alevden;
Sen istedin ondan bu gönül zorla tutuştu...
Gün senden ışık alsa da bir renge bürünse;
Ay secde edip çehrene yerlerde sürünse;
Her şey silinip kayboluyorken nazarımdan
Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse...
Devamını da yazıyordum ancak hoca ders anlatmaya başlayınca not defterimi kapattım. Yazasım kaçmıştı...
• • • •
Voleybol oynayan 11-A ve D' yi izliyordum. Tamam sınıfım olduğunu için a' yı desteklemem gerekirdi ancak d şubesindekilerin daha iyi oynadığı gerçeği bariz belliydi. Oturduğum bankta bacağımın üzerine attığım bacağıma doğru eğildim ve normalde bileğimin biraz daha yukarısına gelen çorabımı yukarıya çekiştirdim.
"Kanka oynasana bizimle." Karşı sınıftan üç erkek ve iki kız basketbol oynuyordu. Sarı saçlı oğlanın elinde basketbol topu, çeviriyordu. İsimlerini bilmiyordum ancak bana kanka diye hitap ediyorlardı. Banktan kalkıp yanlarına ilerledim.
Sarışının tam karşısında durduğumda "Nerden kankan oluyorum senin, ismini bile bilmiyorum." Dedim kaşlarımı kaldırıp dudaklarımı birbirine bastırarak.
Çocuk başını yukarı kaldırarak kahkaha attı, kahkahasında ağzını çok açmamış ancak inci dişlerini meydana sermişti. Yüzünü bana doğru eğdiğinde konuşmaya başladı "Demirel mi diyeyim yoksa sen mi gerçek ismini söylersin Sosyete Biblosu."
Küçük ancak iri dudaklarım aralandı "Sen benimle böyle konuşamazsın." Tek taraflı gülerken topu arkaya arkadaşına yerden bir kere sekecek şekilde attı. Üzerime doğru bir adım attığında boyuyla üstünlük sağladı. "Konuşursam ne yaparsın?" Midemi bulandırabilecek şekilde gülümsüyordu. Gülümsemesi sorun değildi önemli olan gülümsemesinin altında yatan niyetti. "Hiçbir şey, hiçbir şey yapmam."
Gülümsemesi dahada büyüdü. Tam konuşacağı sıra da lafları ağzına tıkayan bir hamle oldu arkadan gelen bir basketbol topu sarışının karnına öyle sert çarptı ki, karnını tutmak isterken topu da tuttu. Yüzü buruşmuş karnına doğru eğilmişti. Top elinden kayıp gitti, buruşmuş yüzünü ve soluklarını hızla toparlamaya çalıştı. Doğrulduğunda ileriye baktı ve ben de başımı omzumda çevirerek arkama baktım.
Oğulcan... O topu atan Oğulcan' dı.
"O yapmaz ama ben yaparım." Keskin sesi keskin çenesinden çıktı. Sinirlendiği için dişlerini sıkmış, çene hattını iyice ortaya çıkarmıştı. "İyi." diyen sarışın bize arkasını dönerken arkadaşından topu istedi ve oynamaya devam ettiler.
Oğulcan' ın koluna girdiğimde beni kolundan çıkardı. "Sevmediğimi biliyorsun." Elini omzuma atıp parmaklarını tenime nüfus ettirdi. Önce bahçe merdivenlerini ardından okul merdivenlerini çıkarken sohbet ettik. "Kızım okulun sahibinin kızısın hatta direkt okul senin, şu tipleri babana dediğin an atarlar, bunu da biliyorsun neden bir şey yapmıyorsun?"
Düşündüm. Neden? Sevmiyordum sanırım, mevkim veya kim olduğum, kimin kızı olduğum için ayrıcalık tanınmasını sevmiyordum. Toplumda bir birey bile sayılmıyordum. Benim adım Mehir' di. Mehir Demirel' di. Ancak insanlar sadece soyadımı duyuyor, onu kâleye alıyordu. Ben, ben olduğum için değil, Demirel olduğum için kabul görüyordum. Oysa benim sevdiğim çok şey vardı. Kediler, şarkılar, kitaplar... Yardıma ihtiyacı olanlara yardım etmeyi, askıda ekmek yapan fırınlardan başkaları için ekmek almayı, yemek yapmayı seviyordum. Yemek yapmama pek izin verilmezdi genelde, benim değil annemin tabiriyle; o kadar çalışan varken benim yapmam doğru değilmiş, elim, üstüm başım yemek kokarmış.
Bir keresinde mama alıp kedi ve köpeklere vermek istemiştim. Habersizce kapıdan çıkacakken güvenliğe yakalandım, ordan da babama. Kaçma niyetimi duyan ailemin isteği, kilolarca mama alıp parkalarda Erdal abiyle dağıtmamı ve sanki haberim yokmuşçasına bizi çekecek olan kameraya güzel kareler sunmamdı. Bu sayede tüm sosyete mecrası ne kadar iyi insanlar olduğumuzu göreceklerdi. Tabii ki de bu taleplerini reddetmiştim ama onlara karşı geldiğimden ötürü bir ay boyunca teknolojik aletlere ve kitaplarıma el koymuşlardı. O geçirdiğim bir ay korkunçtu. Ondan önceki de. Bir önceki de. Uslanmıyorum belki de ama istemiyordum da...
Peteğe arkamı yasladığımda Oğulcan sırasının altındaki çöpü atmak için çöp kovasının yanında gitti. O sırada kapıdan giren Kayra, Oğulcan' a çarpttı. "Pardon." Kısık sesiyle yürümeye niyetlendiği yola bakıyordu. "Önünde baksana kör müsün?" Kayra, bakışlarını Oğulcan' a yönlendirdiğinde umursamaz kısık bakışlarla tekrar konuştu "Pardon dedim ya." Karşısındaki küçük bir çocuğu ikna etmek ister gibiydi ama bunu küçümseme ya da tabiri caize umursamazlıkla yapıyordu.
"Tavırlara bak, çıldıracağım." Oğulcan' ın sesi dalga geçer gibiydi. "Bu zeka seviyesiyle nasıl burs kazanmış bu, ya diğerleri çok salak ya da sorular çöp." Umursamaz sesiyle bana öyle bir bakıyordu ki beni onayla der gibi. "Haklısın." Dedim zoraki kısık sesimle ancak pek ciddi olduğum söylenemezdi, mevzu uzamasın, bugün sorunsuz eve gidelim diye kısa tutmaya çalıştım. Oğulcan' la ortaokuldan beri aynı okulda hatta sınıftaydık, huyunu suyunu iyi biliyordum doğrusu. Kayra, Oğulcan' a bir saniye kadar baktıktan sonra bana bir saniye bile bakmadı. Sırasına oturduğunda kafasını sırada birleştirdiği kollarının üstüne koydu. Söylediklerimize pek takılmamış gibi görünüyordu.
Son üç dersimiz matematikti, derse girmemize de bir şey kalmamıştı ancak benim sosyal pilim bitmişti. Kollarımı sıranın üzerine birleştirip başımı koydum. Ve en rahat uykuların olduğu o zaman makinesine bindim. Sınıf sıralarında uyumanın tadı çok başkaydı. Bir kere uykuya dalıyordun sonra epey zaman geçiyordu, enfes bir şeydi...
Saliseler geçti, saniyeler ve en nihayetinde dakikalar... Omzumdan beni dürten Oğulcan' ın bilincindeydim ama göz kapaklarımı kaldıramıyordum. Uyku beni sardığı kollarını bırakmıyordu. Birden havalandım. Oğulcan elleriyle omuzlarımı kavramış, bedenimi doğrulttu. Ani kalkışımla başım döndü Oğulcan bunu umursamayıp kol çantamı koluma geçirdi. Henüz sınıf kapısından çıkmamıştık ki koluna girdim. Ağzını bile açmadı, arabaya gidene kadar uyumanın tadını çıkarmak uğruna kontrolümü ona vermiştim. O da beni tek bir kişiye bile çarpmamamı sağlayarak okuldan çıkarttı. Kapıdaki arabayı görünce arka kapıya yöneldim tabii ki Erdal abi benden önce davranarak kapıyı açtı. Şu an içimdende olsa sitem edemeyecek hâldeydim. Erdal abi arabayı çalıştırıp eve doğru sürerken kol çantamı, uzandığımda boyu kısalacak eteğimin üzerine koydum, uzanarak sırtımı koltukla birleştirdim. Dikiz aynasından beni gören Erdal abi "Babanız bu yaptığınızı görürse..." Cümlesini bitirmesine izin vermeden konuştum. "Söylemezsen görmez Erdal." Uyumaya devam ettim.
Araba ani frenle durdu tabii bu bana etki etmezdi ancak arka koltukla ön koltuk arasındaki o boşluğa düşmüştüm. Kendimi toparlayacağım sıra da kapı açıldı, karşımda sinirden anlı kıpkırmızı bir Oktay Demirel vardı. "İçeri gel." Sinirden köpürmüş olsada şöför ve yardımcıların rezaletimizi görmesini istemiyordu, sanki bu evde ne entrikalar döndüğü bilmiyorlardı.
Uykudan şişmiş gözlerimin içine dehşet bürünebilirdi ancak başıma gelecekleri az çok tahmin edebiliyordum. Başımı omzumda çevirerek Erdal' a baktım, sinir şey hemen yetiştirmişti. Erdal abi biraz da olsa mahcubiyetle bakıyordu ama söyledikten sonra isterse utansın, umrumda değildi.
Ellerimi yere dayayarak güç aldım. Hafif doğrulduğumda önce diz altı bacaklarımı ardından vücudumun geri kalanını çıkardım. Kapı girişine dizilmiş üç kadın yardımcı diz boyu klasik siyah elbiselerinin üzerine az önce yemek yaptıklarını belli eden belden aşağısını kapsayan önlükler giymişlerdi. Saçlarında alttan bağlanmış sıkı bir topuz eşlik ediyordu ancak o saçları her gün jöleliyorlardı ki, tek bir saç teli bile feragat etmesin. Üçü de anlaşmalı gibi tek eliyle ağızlarını kapatıyordu. Onların yanından geçerken 'evet yine ben yine vukuat' dercesine alayla gülümsedim. Onlarsa sanki adam öldürmüşüm gibi iri gözlerle bana bakıyorlardı.
İçeri girdiğimde yemekten önce azarımı yemek için oturma odasına geçiyordum ama babam eylemimi durdurdu. "Odana çık, akşam yemeğine kadar ne yaparsan yap ama uyumayacaksın, anlaşıldı mı?" Yüzümdeki iğrenmeyi gizleyemedim arkam babama dönük, yüzüm merdivenlere aitti. "Ok."
Merdivenleri usul usul çıkarken babamın yüzündeki buruşmayı hayal edebilmiştim. Aldığım o mavi gözleri kısılmış, ileri yaşına rağmen iyi cildini buruşturmuştu. "Ok mu?" Ev kapısına doğru yürürken -uzaklaşan sesinden anlamıştım- "Bunları akşam konuşacağız Demirel." Biliyordu, bir birey sayılmadan, Mehir' siz sadece Demirel olmanın canımı sıktığını biliyordu. Ben de kısaltılmış cümleleri sevmediğini biliyordum, her ne kadar istemesemde ben babamın kızıydım.
Yan yana dizilmiş dört odadan en sondaki benimdi, burayı ayrı bir seviyordum çünkü balkona benzer çatısında kendime ait bir evren yaratmıştım. Odaya girdiğim gibi soyunmaya başladım. Anlık bir üşenmeyle veya bilemiyorum can sıkıntısıyla kıyafetlerimi katlamadım. Çıkardığım gibi ortada bıraktım, yüzüme taktığım sahte maskeyi henüz çıkaramamıştım. Umarım ona da sıra gelirdi.
Çıplak ayaklarım soğuk parkelerle buluşsun, içim ürpersin istedim ama ona bile imkan yoktu. Yerden ısıtmalı parkelerde arzumu gerçekleştirmeye fırsatım yoktu. Derin hazneli duş kabinine kolumu soktum ve suyu açtım. Birkaç saniye ısınmasını beklerken derin bir nefes alıp suya girdim. Ilık su bedenime yanardağın patladığında etrafına akıttığı lavlar gibi yakar geçerken başımı yukarı kaldırarak suyun saç diplerimden akıp gitmesine izin verdim. Avucuma döktüğüm kiraz çiçekli şampuanla saçlarımı köpürttüm, duruladım. Sonra bir kez daha yaptım. Avucuma döktüğüm ceviz büyüklüğündeki saç kremini siyah uzun saçlarıma yedirmeye başladım. Birkaç dakikalık bir masajın sonunda bir kelebek tokayla kremli saçlarımı bir arada tutturdum.
Saçlarıma gelmemesine özen göstererek başımı eğdim, ılık su bu kez ensemden itibaren vücuduma yayıldı. Elime aldığım duş filesine vanilyalı duş jelininden sıktım. Bu duş jeli öyle güzeldi ki, gerçek vanilyadan farkı yoktu. Boynumdan başlayarak omuzlarıma kaydırdım... Fileyle işim bittiğinde duş musluğunun koluna astım. Saç kreminin süresi geldiğinde çıkardığım tokayı sudan geçirdim ardından kabinin içinde malzemelerin bulunduğu, asılı rafa bıraktım. Saçlarımı iki yana doğru açarak saç kreminden arınmaya başladım. Ilık suyla işim bittiğinde soğuk suyu açtım ve soğuk suyun beş saniye kadar bedenimi yakmasına izin verdim. Suyu kapattım ve siyah bornozuma uzandım, siyah bornoz üstümdeki yerini aldığında küçük siyah havluyu da aldım. Eğilerek onu da saçlarıma geçirdim.
Kocaman sekiz kapaklı dolabımın elbiselere ait olan yerini açtım. Beyaz diz üstü bir elbiseyi çıkardım. Yatağımın üzerine serdim. Hafif bol elbisenin bel kısmı korse tarzı olarak dardı. Göğüs kısmı açık olmasına rağmen göğüslerimi belli etmeyecek bir detaya sahipti. Sadece gerdanımı açık bırakıyordu.
Bakım malzemelerimin olduğu tarafa geçtim. Koltuk altlarıma roll on sürdüm, omuzlarıma ve kollarıma vanilyalı, ışıltılı vücut spreyi sıktım ve kurumasını bekledim. Yine vanilyalı bir vücut losyonunu omuzlarıma ve kollarıma sürdüm. İç çamaşırlarım ve elbisemi giyindiğimde sol bileğime bol olan küçük gümüş bir saat taktım. Birkaç eklem yüzüğü ve bol yıldızlı gümüş iri bir kolye taktım.
Duş aldığım için makyaj yapmak istemiyordum. Temiz cildimi kirletemezdim ancak solgun bir ciltle masaya inmek yasaktı. Şeftali tonlarında bir ruj sürerek yüzüme renk getirdim.
Saate baktığımda saat akşam yediydi. Akşam yemeği vaktiydi, epey açıkmıştım. Ancak olacakları bildiğimden hayal kurmadım. Yüzüme ciddiyet maskesini taktım ve beyaz çok yüksek topuğu olmayan bir ayakkabıyı ayağıma geçirdim, odadan ayrılıp merdivenlerden inmeye başladım.
Yemek odasına gittiğimde dört kişilik bir aile için epey büyük bir masa hazırlanmıştı. Dudağım tek taraflı çekildi. Babam masanın başı olmak üzere her zamanki yerinde oturuyordu annem ise onun hemen solundaydı. Ablamsa annemin karşısında, babamın sağındaydı. Ben de ablamın yanına oturdum, bunlar değişmeyen kurallardı. Çocukluğumuzdan beri süren ve asla değişmeyen kurallar...
Deniz abla geldi ve herkesin kasesine çorba koymaya başladı. Benim kaseme uzanacaktı ki onu durdurdum. Havada kalan eliyle önce benim sonra babamın yüzüne baktı. Kimseden çıt çıkmayınca sessizce başını bir kere sallayıp odadan çıktı. "Klasik Mehir ve klasik aptallıkları. Yine ne yaptın da ceza aldın?" Ablam Zehra' nın keyifli sesi son zamanlarda çok çıkmıştı. Babamsa ablamın sözleri üzerine dudakları çekildi. "Babam söylemeden ben söyleyeyim ablacım, arabada uyudum diye." Annem durumu biliyor olacak ki hiç şaşırmamıştı. Ablamın ise ağzı bir karış açıktı. Durmadım devam ettim. "Merak ediyorum da koca ağzın bir şirket uğruna sevmediğin biriyle nişanlandırıldığında da bu kadar açık mıydı? Ama pardon ben cezalıydım değil mi? Nişana fazla katılamamıştım. Sosyeteye Demirel' ler rezil olmasın, üçüncü sayfa manşet haberleri çıkmasın diye yarım saat durup ardından helikopterle Fransaya yollamıştınız."
"Yeter! Hemen odana çık. Sabaha kadar da gözüme gözükme." Babam bunu adeta kükreyerek söylemişti, alışık olmasam korkacağım türden. Masadan hızlıca kalktım, sandalyem arkaya kayarken "Zaten aç değildim. Size de afiyet olmasın." dedim. Odama çıktığımda kendimi yatağa bıraktım. Cidden öyle yaptım. Yerle yeksan olmuş bedenimi, yere değil yatağa bıraktım. Gözümden usul usul yaşlar aktı.
Düşünceler denizindeydim ve ben yüzme bilmiyorum. Denizi oluşturan göz yaşlarımdı. Kendi ellerimle kendimi denize atmış, üstüne boğazımı sıkan benim kendi ellerimdi. Ateşe atmıştım kendimi...
Telefonuma bir bildirim geldi. Şu an bu durumda bakmazdım ancak merak duygum ağır basıyordu. Üst bedenimi doğrultarak kolumu komidine uzattım. Telefon elimdeyken çift kişilik yatağıma daha çok yayıldım. Telefon sağ elimdeyken sol elimle yanağıma takılan birkaç göz yaşını sildim. Bildirim logosunda gökkuşağı misali her rengi barındıran uygulamadandı.
"RessamınEskizDefteri" sana mesaj göndermek istiyor...
İstek kutum yüzlerce taleple doluydu ama bu anonim hesap ilgimi çekmişti. Kabul et' e bastım.
Telefonumun ekranı kapanıp açılmaya başladı. Doğrularak yatakta oturur pozisyona geldim, bağdaş kurduğum bacaklarımdan kan çekilmiş gibi hissediyordum. Ekranın kapanıp açılması son bulduğunda ekran lacivertle siyah arasında bir renge büründü. Telefonu tamamen kapatmaya çalıştım, olmuyordu. Telefonu yatakta bırakıp hızla doğruldum. Çalışma masamdan dizüstü bilgisayarımı alıp yatağa oturdum. Kapağını kaldırmamla normalde açılmaya başlayan bilgisayar, kırmızı ve lacivert olmak üzere sıralı renklere bürünüyordu. Rastgele birkaç tuşa bastım ama nafile. "Ne oluyor Allah kahretsin." dediğimde yataktan tekrar kalktım. Makyaj masamın çekmecesini açarak yedek telefonumu çıkardım. Güç düğmesine basmamla yine aynı renkler büründü. Kırmızı ve lacivert...
Titreyen ellerimle telefonu masanın üzerine bıraktım. Gözümdeki yaşlar tekrar hız kazandı. Su gibi, bardaktan boşalırcasına yağan yağmurdan bile beterdi yaşlarım. Daha önce hiç kullanmadığım sadece giriş yaptığım telefonumu kutusundan çıkardım. Ellerim öyle titriyorduki, kutudan çıkarmak isterken neredeyse düşürüyordum. Güç düğmesine bastım. Karşıma çıkan tek şey yatay dizilmiş aralarında birkaç santim olan iki siyah nokta, noktaların altında yarım parantez. Bu bir gülen yüzdü. Gülen yüze gözüm yaşlı bakıyordum. Gözümden bir yaş aktı, iki noktanın birinden bir damla yaş aktı. Ağzım şaşkınlıkla aralandı. Ardından yüzüme doğru gelen bir basketbol topu vardı.
Bölüm sonu...
Kitap hakkında ne düşünüyorsunuz?
Adı geçen şahısların, kurum ve olayların kurgu olduğunu unutmayın...
Kitaplarımla ilgili gelişmeler için sosyal medya hesaplarımı takip edebilir, bana destek olabilirsiniz...
Instagram: nazanatees
Twitter: NazanAtes0
Bu dünya da en büyük şerefin insanlık olduğunu unutmayın. Kendinize çok hoş bakın 🥹🫂🤍
Paragraf 1
Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬
Yorum Yap