3. GİZLİ İŞLERİ ORTAYA ÇIKARAN GİZLİ ARKADAŞLIK
Selam. Hoş geldiniz...
Vote ve yorumlarınızı bekler, iyi okumalar dilerim.
Onu gördüğümde yüzümde bir gülümseme peydahlandı. Küçük Murat' ın yüzünde birçok duygu vardı: Endişe, merak, heyecan... Bana doğru adımlarını atarken düne nazaran ayakları geri geri gitmiyordu. Zihnindeki birden fazla soru önemli değildi onun tek merak ettiği, burda ne işi olduğuydu... Birbirimize doğru attığımız adımlar aramızdaki mesafeyi gitgide azaltıyordu. Denizin getirdiği soğuk rüzgarlar okul eteğimin açıkta bıraktığı çıplak bacaklarıma çarpttı. Ürperdim ama asıl ürkmem gereken bu hafif rüzgarlar değildi. Bu parayı nasıl elde ettiğim ortaya çıktığında başım büyük belaya girecekti. Ama nedense korkmuyordum, belki de sebebi bu paranın kaç mislini kumar masalarında yemiş olmalarıydı. Gözlerim dolduğunda görüşüm buğulandı, gözlerimi kapattım. Bakıra dönük koyu sarı saçlı açık mavi gözlü krupiyer kartları dağıtmaya başladı. Üzerindeki bordo takım elbisesinin ceketi yoktu, takımın tamamı aynı bordo tondan oluşuyordu. Yeleğin içine giydiği beyaz gömlek gecenin ortalarına doğru kırışmıştı. Belirli yerleri de terden ıslak görünüyor, siyah papyonu ise sıkı duruyordu. Babamın sandalyesinin biraz gerisinde oturan annem, kartların dağıtılmasıyla hafifçe boğazını temizledi. Babam kartları avucuna yaydığında rakiplerine keskin bir bakış attı.
Oyun başladı.
Sıkıntıyla gözlerimi devirdim. Üzerimdeki koyu kırmızı straplez elbise beni yeterince sıktığı yetmiyormuş gibi aşırı dik durmama sebep oluyordu. Sıkıntıyla soluduğumda kendimi saldım ve bilhassa kambur durdum. Birkaç saniye geçmemişti ki, annemin uyarıcı bakışlarına maruz kaldım ona aldırmadığımda kolunu alttan geçirip uzun boyalı tırnaklarıyla çıplak bacağımı sıktı. Yüzüm buruştuğunda dikleştim. Elini çektiğinde bacağıma baktım şimdiden kızarması gecenin devamında moraracağının habercisiydi. Başımı çevirdiğimde sarışın krupiyerin alaylı gülüşünü gördüm. Daha fazla sinirlerimin bozulmaması adına başımı çevirdiğimde gözlerimin dolunuşuna engel olamadım. Kumar masasındaydım ve reşit bile değildim. Gözlerimi açtığımda bugüne döndüm. Geçmişe değil. Geçmiş senelerde, istemediğim sevmediğim bu ortamlara defalarca kez katılmıştım, bana fikrim her ne kadar sorulmasada yüzümden ya da herhangi bir eylemimden bunu istemediğim epey anlaşılırdı. Neyse ki fikirlerimi önemsemeyen bir aileye sahiptim!..
Murat' la karşı karşıya geldiğimizde eğildim, onunla aynı boya geldiğimde sırt çantamın tek kolunu çıkarıp çantayı önüme aldım. ''Nasılsın Murat?'' Gülümsemeye çalıştım ama dudaklarım çekilmiyordu. Ailem gülümsemeyi değil poz vermeyi öğretmişti. ''İyiyim abla... Mehir' di değil mi?'' Başımı olumlu anlamda salladım. ''Neden çağırdın beni buraya?'' Kaşları havaya kalktı. Ne diyecektim? Ne diyebilirdim?.. Ona söyleyeceğim her kelimenin hatta dilimden dökülen her bir harfin, yüzümde bırakacağı o keskin mimiği ömür boyu hatırlayacak, ona iyi-kötü hatıralar bırakacaktı. Okuduğum bir makalede yalnızca yaşanmış kötü anıların travma bırakmadığı, yaşanmamış iyi anılarında travma sebebi olduğunu öğrenmiştim. Haklıydı da... Yaşayamadığım mutlu ailem benim travmamdı...
Bu paranın onu mutlu edeceğini biliyordum ancak ondan da duymak istedim. Bana bu paraya ihtiyacı olduğunu söylemesini istiyor, işe yaradığımı hissetmek istiyordum, hepsi bu. "Murat çok paran olsaydı, borcunuzu ödeyebilecek kadar çok para... Ne hissederdin?"
Sağ elinin işaret parmağını yanağına koydu, gözlerini yana çevirdiğinde dudakları da gözlerini takip etti. Birkaç saniyelik kısa bir süre düşündü. Ardından elleriyle omuzlarımı tuttu. Tüm dişlerini bana gösterek gülümsüyordu. "Deli misin Mehir çok mutlu olurdum." Murat' ın gözlerine hayranlıkla bakıyordum. Bir anda bulunduğumuz anı çok samimi bulmuş olacak ki, ellerini çekti. Yüzündeki koca gülümsemesi yerini tebessüme bıraktı. Bir şey demeden doğruldum, merdivenlere doğru ilerledim, ben tüm bunları yaparken beni izliyordu, biliyordum. Ama ekstradan bir şey yapmadım. Uzunca olan merdivenlerin son basamağına oturdum. Gözlerimle gel dedim.
Yanıma normal adımlarla geldi. Ne dayanılmaz çabucak hızlı adımlarla, ne de umursamaz yavaş adımlarla. O kadar dengeliydi ki gelişi renk olsa gri olurdu. Yanıma oturduğunda dirseklerini bacaklarına yasladı. Elleriyle çenesini tuttuğunda konuşmaya başladı. "Buraya gelmek için okulu ektim biliyor musun?" Gözlerim hafif irileşirken başımı ona -sağa- çevirdim. Gözlerimi tekrar denize çevirdiğimde bir abla edasıyla konuştum. "Okulu ekmemen gerektiğini bilmiyor musun? Ya derslerinden geri kalırsan?.." Gözlerini denize çevirdi. Kız kulesi bize göz kırpıyordu. "Ama okulu ekmesem buraya gelemezdim, hem beni davet eden sen değil misin? Şimdi bana nasıl kızabilirsin ki?" Düşündüğümde oldukça haklıydı. Gözlerimi Murat' a çevirdim ve ilkokula giden bücürü süzdüm. Siyah dalgalı saçları alnına dökülüyordu, koyu kahve gözleri tonunun hakkını vermiş olacaktı, göz bebeklerini ayırt etmekte güçlük çekiyordum. İnanışa göre kahverengi gözlere sahip kişiler, hayatta yaşayacakları zorluklar kadar koyu halkalara sahip olurdu. Küçük Murat' a başarılar diledim.
"Haklısın ama bir daha ekme okulu olur mu?" Hınzır gibi, bir adam gibi değil çocuk gibi güldü ilk kez. "Ekmem Mehir. Neyseki öğlenciyim..." Şaşkınlıktan açılan ağzımla başımı ona çevirdim, hınzır gülümsemesi devam ediyordu. Başımı önüme çevirip küçük bir çocuğun beni kandırmasını hazmettim. Başımı Murat' a çevirdiğimde "Çok akıllısın, beni kandırdın."
Tatlı bir utançla gözlerini aşağıya çevirdi, hâlâ gülümsüyordu. "Seni güldürmek için yaptım..."
Gülümsedim. "Sen okulu ekmedin ama ben ektim biliyor musun? Sen dediğimi yap, yaptığımı yapma." Sağ elimi saçlarına atıp onları hafifçe arkaya ittim. Esmer teni ortaya çıkmıştı. "Biliyor musun çok tatlı bir çocuksun, senin gibi bir oğlumun olmasını isterdim... Adını da şey koyardım... Şey?.." Düşünmek için gözlerimi yukarıya, gökyüzüne diktim.
"Sence komik biri değil miyim?" Sorusuyla kaşlarım çatıldı. "Bunu da nerden çıkardın şimdi?" Zihnim soru işaretlerini gözlerime yansıttı, ben de onları Murat' a gösterdim. "Zorla gülüyor gibisin." İşte buna gülmüştüm ancak bu da alay barındırıyordu. "Gülmeyi bilmiyorum ben..." Sesim sona doğru kısılmıştı. Şaşırma sırası ondaydı. "Nasıl? Ailen öğretmedi mi?" Şok olmuş gözlerle bana bakıyordu. Bu konuşmanın sonu nereye bağlanacaktı. Konuşmak istemiyordum rahatsız olmuştum. Ne kadar güçlüklerle mücadele etsede o bir çocuktu. İçindeki dönme dolaplarını kırmak istemiyordum. Hiçbir çocuk bunu hak etmezdi. Murat gibi. Çocuk Mehir Demirel gibi... Hatta sen gibi.
"Paraya ihtiyacın vardı değil mi?" Kaşları çatılmış anlamsız gözlerle bana bakıyordu. Ayağa kalktığında başımı çokta kaldırmadan onu görebiliyordum. "Evet de..." Cümlesini bitiremeden sert fren sesleri duyuldu. Ayağa kalktığımda beraber arkamıza baktık. Gözlerim sonuna kadar irileşirken çantayı Murat' a uzattım. Tüm göğsünü kaplayan çantayı kollarıya sardı. "Al bunu git. Çabuk git." Titreyen göz bebekleriyle bana bakıyordu "Bu ne Mehir Abla?" Ne olduğunu anlayamayacak kadar küçüktü. Aslında yaşla alakası yoktu, zengin zindanda dönen dolaplardan kimsenin haberi yoktu. "Para var. Baban bu parayla borcunuzu ödeyebilir. Git çabuk." Fren sesleri klasik bir polis arabasına ve Demirel' lere ait olduğunu tanıdık plakadan anladığım siyah bir araca aitti. Murat hızla kısa bir süre bana sarıldı. Koşmak için arkasını döndüğünde tostladı. Korumalarımızdan olan Suat geniş cüssesiyle Küçük Murat' ın önünü kesmişti. Suat büyük eliyle sırt çantasını yukarıya kaldırdı, Murat kollarının arasında alınan çantanın hayretindeydi. Bir iki saniye kadar çantayı vermemek için direndi ancak ani gelişen olaylar ve çocuk korkusuyla kurtuluşları olacak olan mucize ellerinden kayıp gitmişti. Suat güneş gözlüklerinin takılı olduğu başını eğmiş, açtığı fermuardan çantanın içine bakıyordu. "Para burda Oktay Bey." O an korku dolu gözlerle babama baktım. Polis aracı etrafımıza dolanmış dört polise aitti. İçlerinden birini tanıyordum, amirdi ve babamla arkadaştı. Tanımadığı bir polis risk olurdu Oktay Demirel' e. Bizim arabadan yalnız babam, Suat ve Erdal vardı. Orda, o anda mantık bir yapboz gibi oturdu zihnimde, gözlerime de bu yansımayı paylaşmak düştü.
"Fazla oldun sen. Çabuk arabaya bin." Babam tüm nefretini yüzüme kusuyordu. İçine kustuklarından ziyade...
El mahkum arabaya ilerleyeceğim sıra da Erdal kolumu tuttu. "Hadi." "Sana ne Allah' ın belası." Ses tellerimi zorlayarak bağırmamıştım ancak sesim yüksekti ve bu da canımı sıkmıştı. Bıkmıştım bu adamdan. Babam karşıma dikildi. "Evde hesaplaşacağız, arabaya bin." İçindeki sinir ve kin sesine yansımıştı. "Çocuğa ne yapalım Oktay Bey?" Dudaklarım üzüntüden büzülmüş, gözlerime yaşlar dolmuştu. Başımı hızla sallarken "Onun bir suçu yok." Güçlü tutmaya çalıştığım sesim fısıltıdan farksız çıkınca sinirlendim. Tekrar konuşacağım sırada babam konuştu. "Polisler ilgilensin, öğrenelim bakalım neyin nesiymiş." Babamın acımasız sözleriyle korkum arttı. Murat' ın gözlerinden yaşlar dökülürken güçlü durmaya çalışıyordu. "Hayır amca lütfen... Özür dilerim. Lütfen polis olmaz, babam çok kızar." Burnunu çektiğinde Suat' ın elleri Murat' ın gövdesinde, onu tutuyordu. Babam kolumdan tuttu beni çeke çeke arabaya bindirdi, arka koltuğun ortasında oturuyordum babam benim ardımdan arabaya bindiğinde sola kaydım. Titreyen dizlerim bacaklarımı tutmuyordu. Koltukta dizlerimin üzerine çıkıp herkese arkamı döndüm. Yüzüm arkamızdaki polis aracına dönüktü. Murat' ı arabaya bindiren polis, arabaya -Murat' ın yanına- bindi.
Erdal abinin kontrolüyle içinde olduğum araç hareket etmeye başladı. Araba polis arabasından uzaklaşırken polis arabası da hareketlendi ve bize tezat bir yoldan ilerledi. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu. "Önüne dön. Küçük bir çocuk değilsin."
"Ne fark eder, küçükken de beni cezalandırmaz mıydınız?"
"Tekrarlamayı sevmediğimin bilincindesin." Bir şey demeden önüme döndüm.
🧩
Evin bahçesine geldiğimizde babam, Erdal' ın kapıyı açmasına müsade etmeden kapıyı açtı ve hışımla arabadan indi. Kolumdan tuttuğunda yaka paça sokağa atılıyormuş gibi hissettim, tuttuğu bileğimdeki parmakları prangaydı, ikiye ayrılan kan kaynıyordu, içim alev alevdi. Kolumda parmaklarının yanık izleri olduğuna emindim. Babam beni kolumdan tutmuş içeriye, eve çekiştirirken bulunduğumuz anı düşündüm. Bu kapıdan beraber üzgün de çıkmıştık, kırgında... Sinirlide. Beş temel duyguyu da hissetmiştik de, bir kez mutlu hissetmemiştik. Nedenini sorgulamak istedim... Neden Baba? Neden beni sevmedin...
Oturma odasına geldiğimizde tuttuğu kolumdan beni yere itti. Düşerken halının üzerinde kaymış, bu da çıplak bacaklarımda kıvılcımlar uyandırmıştı. Gözlerimi kapattım ve ateşe dönen bacaklarımdaki acının geçmesini bekledim. Oktay Demirel beni yakamdan tuttu, sağ eline doladığı gömleğimden beni yukarıya kaldırdı. Korkudan çenemi yukarıya kaldırırken kısılan gözlerimle onun yüzüne bakmaya devam ettim.
Çocukların, ebeveynlerinin mimiklerini öğrenmesi, ona uygun söz ve davranışlar kullanmayı bilmesi de travmatik bir olaydır. Dengesiz ebeveynden korkar çocuk, kendine uygun savunma mekanizmasını da duygu durumunu çözmekte kullanır. Bu travma sonucunu çocuklar büyüdüklerinde ilişkilerde kullanır. Bu artık istekli yapılan bir eylemden ziyade yaşamının bir parçası olmuştur.
Aniden yere düştüğümde yanağımda feci bir ısı vardı. Yüzümün yarısı ikiz alev' lerden birinin diğerini düşünmesi gibi... Ona telepatik bağlarla birbirlerini hissetmelerini sağlayan Tanrı kadar güçlü bir ağrıydı yüzümdeki. Gözlerimden akan yaşlar yerine yenisini bırakırken Oktay Demirel kendini zor tutuyor gibiydi, attığı bir tokat onun için yeterliydi sanırım. Daha fazlasını yapmak istemiyor gibi görünüyordu. Beni düşündüğü için mi? Hiç sanmam. Döverse yarın okula gidemezdim, gerçi gönderecek miydi bakalım?..
"Paramı çalmak ne demek Mehir! İyice zırvanadan çıktın sen. Ya o magazin sayfaları!.." Epey hırslı görünüyordu, atamıyordu hırsını... "Rezil mi olduk?" Dedim içimden alay ediyordum ancak onu düşüncesi bu yöndeydi ben de ona istediğini veriyordum. "Fotoğraf ve video belgelerini görünce aradılar tabii... Ortakları olduğumuz sayfalar çıkarmadı ama nasıl oldu bitti bilmiyorum, basına sızmış. Durumu fark edince sildirdim ama gören gördü, rezil olduk sosyete mecrasına." Babam koltuğa oturdu.
Konuşmak istiyordum ağzımı açtığımda "Nasıl aldın o kadar parayı ruhumuz duymadı. Bence okulu asmana sebep olan nedeni bana açıklarsın..." Kapıdan annem girdi. Beni görünce hızlı adımlarla yanıma geldi. Zümrüt yeşili askılı balık model elbisesi ve ona eşlik eden kürk şalı kumardan geldiğinin habercisiydi. Beni omuzlarımdan tutarak kaldırdı, saçlarım yüzüme dökülmüştü. Başımı bir kez sallayarak saçlarımı yüzümden kurtardım. Dört parmağın izini gören annem azarlamak için açtığı ağzını kapattı. Babamın yanına oturdu. Elini babamın sırtına koyduğunda ona destek oluyordu. "Bu şeytanlıkları nasıl yaptığını anlatacak mısın artık?" Koltuğa oturduğumda anlatmaya başladım.
Flashback
Okul formalarımı giyinmiş, dünden ördüğüm saçlarımı açmış okula hazırdım. Sırtımdaki sırt çantası boştu ve fermuarı sonuna kadar açıktı. Halka küpelerimden birini takarken diğer küpe avucumun içindeydi, yatağıma telefonumu almak için yöneldim. Avucumdaki küpeyi kulağıma takacakken elimden düştü, küpe yatağın altına kaydığında dizlerimin üzerine çöktüm, yatağına altındaki boşluğa kolumu soktum elimi yarım daire kadar hareket ettirdim ancak küpeyi bulamadım. Bu sefer başımı yere yaslandım gözlerim yeri talan etti ve kayıp halkayı buldum. Elimi uzattım "Hadi Mehir." Odamın kapısından bana seslenen Deniz Abla beni irkiltti. Doğruldum ve cevap verdim. "Geliyorum." Gittiğinden emin olmak için biraz bekledim. Kapının ardındaki sesler kesildiğinde küpemi alıp kulağıma geçirirken doğruldum. Telefonumu hırkamın cebine koydum kapıyı usulca ses çıkarmamaya çalışarak açtım. Kapı odamla koridor arasına on santimlik bir girdap açtı. Önce boşluktan görebildiğimce koridoru kolacan ettim. Kimseyi göremeyince bu sefer başımı çıkardım, başımı namaz ibadetinin sonunda gibi sağa ve sola çevirdim. Kimsecikler yoktu. Usul adımlarla annemlerin odasına geldim. Zamanlamam çok güzeldi aile fertleri kahvaltı masasına, yardımcılar zemin katta işlerinin başındaydı. Genelde temizlik on gibi başlar öğle olmadan da biterdi.
Annemin kapısını açacağım sıra da yan odanın -ablamın odası- kapısı açıldı. Kolonun hafif çıkıntısına gizlendim ancak nefesimi tutmam gerekiyordu. Ablam Zehra kapıdan çıkıp elinde telefonu koridora bakındı, ciğerimde tuttuğum nefes beni zorlarken içeri girdi. Ablam Zehra' nın bu haraketi hiç normal değildi. Kendisi hiçbir şeyini saklamaz, gösterişi severdi. Oturma odasında oturduğumuz vakit bağıra bağıra nişanlısıyla konuşmasından belliydi, en son babam ikaz edince bahçeye çıkmıştı. Merak filizlerini zihnime ekti. Kapının önüne geldim, dürtülerle dinlemeye başladım.
"Evet konuştum haberi yapacaklar." Sesi fısıltılıydı yine de gülüşü bariz belliydi. "Çok fenasın sen..." Sesi çok cilveliydi, eniştemle görüşüyor olmalıydı. Yaptığımdan utandım ve daha fazla dinlememek adına kapıdan uzaklaştım. Yine de ablamın "Bu akşam olmaz, yarın buluşuruz." Dediğini işittim.
Annemin odasına geldiğimde kapıyı ardımdan kapattım. Sırtım kapıya dönükken sırtımı kapıya yasladım, aldığım derin nefes beni bitirmişti. Bitkindim. Yorgundum. Kapıdan ayrılıp odanın içerisindeki annem ve babama ait giyinme odasına girdim. Babamın ceketlerinin asılı olduğu askılığı sağa çektim. Kasa karşımdaydı. Beş deneme hakkım olduğunun farkındaydım. Sekiz haneli bir şifreydi, muhtemelen bir doğum günüydü. Annem severdi böyle şeyleri. Pek sanmıyordum ama kendi doğum günümü girdim.
12122006
Açılmadı. Moral bozukluğuyla ablamınkini girdim.
02012001
Açılmadı. Epey şaşırmıştım doğrusu, anneminkini girecektim ancak aklıma doğru olma ihtimali daha yüksek olan bir tarih geldi.
11101980
Tok bir ses çıkaran kasa babamın doğum günüyle açıldı. Şaşırmamıştım doğrusu. Annem eşini çocuklarından fazla seviyordu, kendisindende.
Sırt çantasını önüme aldığımda önümde ki tomarla paradan doldurmaya başladım. Doksan bin... Ve yüz bin. Altılı rakamlara varan parayı çantama doldurdum. Kasayı kapatıp askılığı düzelttim. Odadan çıktığımda hiçbir şey olmamışcasına kahvaltı masasına indim. Kahvaltı masası şen şakrar eğlenceli... Değildi tabii ki, cenaze evi gibi kimsenin sesi çıkmıyordu. Çıkan tek ses çatal bıçak sesiydi. Hani helva dağıtılır, ev sahibi içi paramparça herkese helva servis eder. İçinden bir an önce bu yemek faslının bitmesini diler, bir tabak daha isteyen dünya çok merhametsizdir.
"Afiyet olsun." Diyerek babam masadan kalktı. Heyecandan doğrusu yemek yiyememiştim. Bende onunla doğruldum. "Ceketimi getirir misin Deniz?" Yay gibi gerildim. Babamın üzerinde bir ceket vardı, niye bir tane daha istiyordu? Deniz ablanın adımlarını merdivenlere attığında babam "Neyse ben alırım." Dedi. Dişlerim birbirine çarpıyordu, sakin olmaya çalıştım. Beş dakika geçmesine rağmen babamdan ses yoktu. Korkuyordum. Anlamış olmalı... Ya kasaya bakarsa... Yakalanırsam çok kötü olur. Ne yapacağım? Bahane bulmalıyım...
"Hadi Mehir." Babam merdivenlerden inip kapıya çıktığında seside yüzüde normal duruyordu. Anlamamış mıydı?.. Şükür.
Arabaya bindiğimizde her zaman gittiğimiz okul yolundan gidiyorduk. Erdal Abi' yle dikiz aynasından göz göze geldiğimizde bana gözlerinde tarif edemediğin bir duyguyla baktı. Onu umursamadan başımı yola çevirdim. Okula geldiğimizde "Görüşürüz baba." Dedim ve arabadan çıktım. Okulun kapısına ilerlerken arkamı döndüm araba gitmişti. Şaşkındım normalde gözden bu kadar hızlı kaybolmazdı, Tanrı benim tarafımdaydı sanırım. Bana yardım ediyordu. Ya da iblislerin kötü bir oyununa maruz kalıyordum... Bilemiyorum...
Okul kapısına giden adımlarım yönümü değiştirmemle kesildi. Girmediğim okuldan çıkıyordum. "Okulu mu kırıyorsun Mehir?" Defne, sevgilisi Batuhan' ın kolunda, okula ilerliyorlardı. "Evet." Dedim gülümseyerek. "İyi, benim için de eğlen." Gülerek okula girdiler. "Olur." dedim fısıldayarak. Yirmi metre kadar yürüdüm sonra gördüğüm ilk taksiyi durdurdum.
Arka koltuğa yerleştiğimde "Üsküdar sahiline."
Flashback bitti.
"Bu kadar işte, hepsi bu."
Annem cümleye girdi o kadar az konuşuyorduki, sesini duymak bir mucizeydi. O konuştuğunda sesini zihnime bir çivi ve çekiçle asmak istiyordum. Bir daha ne zaman duyulacağı belli değildi çünkü. "Kızım sen neden böyle yapıyorsun? Bugüne kadar neyini eksik ettik? Ne istediysen almadık mı?" Duyduğum, duyduğun nice cümle...
"Biraz sevin..." sesim öyle kısıktı, bir ben duymuştum. Sesimi karşıya, anneme aktaramadım, babama aktaramadım. Bir ben duydum, hep.
"Murat' ın zarar görmesini istemiyorum." Dedim kendimi toparlayarak. Yüzüme her zaman kullandığım ifadesizlik maskesini taktım. "Murat?.. O veletten mi bahsediyorsun? Hırlı bir şey olsa seni hırsızlığa teşvik eder miydi?.." Babamın sesi umursamazdı. Zaten kendinden başkasını düşünür müydü?.. "O çocuğun karakollara düşmesini istemiyorum. Ne isterseniz yaparım..." Elim mahkumdu, sesim küskün. "Yapacağın hiçbir teklif kararımdan dönmemi sağlayamaz. Hep senin yüzünden manşet mi olacağız?.." Dudaklarımı çaresizlikle birbirine bastırdım. Kendim bu kadar travma sahibiyken bir çocuğun olmasına nasıl göz yumabilirdim?.. Yüreğim dayanır mı? Yüreğin cam mı?..
"Giray Çetiner' le nişanlanacağımı bir davetle resmiyetleyelim. Hem tüm bu saçma başlıkların önünü kesmiş olur." Babam ayağa kalktığında gözleri ışıldıyordu. "Tamam. Odana çıkabilirsin." Herkese sırtımı dönmüş merdivenlerden çıkıyordum. "Deniz hazırlıklar başlasın." Babamın yanına gelen Deniz Ablaya konsepti anlattı. Ben de hakkımda alınan kararlara sırtımı dönmüş, merdivenlerden çıkıyordum.
Odama geldiğimde ilk işim üstüme daha rahat bir şeyler giymekti. Altımda mavi çizgili bir pijama üstüneyse beyaz siyah kelebekli bir sweatshirt giyindim. Yatağımı es geçerek kendi zevklerime göre dizayn edilmiş terasıma çıktım. Burası benim ben olduğum, Demirel soyadını adımın sağından söküp attığım yerdi. Ben burada özgürdüm. Ben burada Mehir' dim.
Terasımın üstü açıktı, yağmurlu günlerden korumak adına otomatik bir çatısı vardı. Elime aldığım kumandayla çatıyı açtım şu anda yağmur yağmıyordu ve benim bu çatıya ihtiyacım yoktu. İkili toz pembe bir koltuğum, kitaplığım, not defterlerim... Burası benim cennetim, mabetimdi. Şu anda biraz dağınıktı ama sorun değil, halledebilirim. Etrafı topladıktan sonra kanepeme uzandım. Yerde içinde önceden içtiğim kahvenin lekeleri duran kupayla canım kahve istedi. Deniz ablaya kahve getirmesini rica ettiğim bir mesaj attım. Kahvem gelirken telefonumdan müzik uygulamasana girmek istiyordum ama o bildirime gözlerim takılı kaldı.
"RessamınEskizDefteri" sana mesaj göndermek istiyor...
Kaç gündür telefonumdaydı bu bildirim. Kabul etmek geldi içimden. İçimden bildirimi okudum, beynimde yankılanıyordu. RessamınEskizDefteri. RessamınEskizDefteri sana mesaj göndermek istiyor...
Kabul et e bastım.
"Buldun mu beni?" Gelen mesajla kaşlarım çatıldı. "Tanıdığım biri misin?" Merakla ekrana bakıyordum ve rüyamdaki gibi telefonum kafayı yemiyordu. "Bilmem?" Mesajın resmen duygu durumu vardı, alay ediyordu. "Bak Oğulcan sensen, canını okurum." Hızlı düşüncelerimi hızlı parmaklarım yazdı. Koltukta dönerek karnımın üzerine yattım, dirseklerimle belden yukarım havadaydı. Sağ elimin tırnakları dudaklarımın arasında, heyecana karışık tedirginlikle bekliyordum. Terasımın yerden kapısı açıldı. Deniz abla tepsiyle gelmiş, tepsin içine büyük kupa kahve vardı. Gülümsediğinde gülümsedim, düzelerek oturdum, tepsiyi bana uzattığında kupayı aldım. "Kızım Giray Çetiner' le evlenmeye karar vermen çok güzel." Anne şefkatiyle saçlarımı okşadı. Annemin yapmadığını yaptı. Karar verdiğim falan yoktu. Giray' la beni yakıştırırken bana sormamışlardı, hâlâ da sormuyorlardı. Yine de uzatmak istemedim, başımı salladım usulca. Merdivenlere ilerlediğinde ekledi: "Yani davul bile dengi dengine, sana ondan daha uygun bir kısmet olamazdı."
Deniz Abla beni telefonum ve Ressamla baş başa bıraktığında mesajlara döndüm. Mesaj kutusunda bir rakamı vardı, tıkladım. "Oğulcan mı? Ordan şapşal gibi mi görünüyorum? :D" Kaşlarım yukarıya kalktığında görüldü attım.
Bölüm sonu...
Mehir hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kitaplarımla ilgili gelişmeler için sosyal medya hesaplarımı takip edebilirsiniz.
Instagram: nazanatees
Twitter: NazanAtes0
Paragraf 1
Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬
Yorum Yap