0 %

4. ŞIK DAVETİN MASKELİ SURATLARI

Yazı Boyutu
100%

Selam...

Yeni bölümle ben geldim. Beğeneceğize eminim.

Vote ve yorumlarınızı bekler, iyi okumalar dilerim

"Hocam benim yatağımın yanında, duvarda Atilla İlhan' ın büyük bir posteri asılı, ben her sabah bu fotoğrafla gözümü açıp kapatıyorum, aramızda nikah olmadığından günah mıdır?" Birgen' in sorusu, din dersini kaynatmak için sorduğumuz yaratıcı sorulardan biriydi.

Beyza Nur Hoca henüz Birgen' in sorusunu yanıtlamamıştı ancak Batuhan yeni bir soru sordu. "Peki hocam iş görüşmesine gittik, patron bize sordu: 'Yaratıcı mısınız?' işi kaybetmemek için evet dersek caiz midir?" Batuhan' ın sorusuyla sınıftaki kıkırdamalar attı, kahkahalar peydahlandı. Defne yanında oturan sevgilisine tokattan ziyade eliyle yanağını duvara bastırdı, epey kuvvet uygulayarak hemde... Batuhan' ın yüzü duvar ve kız arkadaşı Defne' nin eli arasındaydı. Ağzı balık gibi açılan Batuhan hırsla sevgilisinin bileklerini tuttu, ona uyarıcı bakışlar attı, Defne' nin ağzı kendini savunmak için açılmıştı ancak bir süre ne diyeceğini bilemedi ve ağzında sadece alfabenin ilk harfi a çıktı. O da tavuğa benzemişti şimdi.

Tavuk ve balığın garip aşkı...

Sınıfta kimse, bir kişi bile onları ayırmaya yeltenmedi çünkü bu sınıfta olan herkes hatta tüm okul onların bu şekilde anlaştığını biliyordu. Onlar da böyle anlaşıyordu işte. Ya da anlaşamıyorlardı... Ama en nihayetinde birbirlerinde bitiyorlardı. Mıknatısın zıt kutupları gibiydiler, ne kadar farklı olsalarda aralarındaki çekim kaçınılmazdı. Batuhan Defne' nin ayağına basmak için hamle yaptı, Defne ani bir refleksle Batuhan' ın ayağının üzerine ayağına koydu. Gülmekten kapanmayan ağzıyla zar zor konuştu "Kontrol ben de..." Defne' nin istemsizce cilveli çıkan sesiyle Batuhan' ın tek kaşı kalktı, onu göğsüne çekip sarıldı. Sınıftaki uğultular sürüyordu.

"Abi dersteyiz ayrılın ya." Uzay' ın cümlesiyle Batuhan bir ona bir Beyza Nur Hocaya baktı. Gözleri bu iki insan arasında mekik dokurken Beyza Nur Hoca konuştu: "Evet yavrum dersteyiz, bu kadar samimiyete gerek yok..." Anlayış ister gibi Batuhan' a ve Defne' ye baktı. Birbirlerinden ayrılarak sırtlarını sıraya yasladılar. Tüm sınıf suspus olduk. Çünkü tıpkı Batuhan ve Defne' nin ilişkisi gibi bu sınıftaki herkes Uzay' ın boş boğaz olduğunu bilirdi. Laf aramızda müdürle arası çok iyiydi ispiyoncunun. Ataları geleceği görmüş müdür nedir?.. Soyadı karakteriyle bir o kadar uyumluydu. Uzay Dilli. Koyu kahve saçlarını jöleyle yana doğru tarardı, bu da gür saçlarının ıslak ve abartılı durmasına sebep olurdu. Onu hiç düzensiz görmemiştim, ütülü gömleği her zaman pantolonunun içinde, kravatı sıkıydı. Kare siyah kalın çerçeveli gözlüğünüyse her gün takardı, numarası büyük olmalıydı...

"Hocam sualime yanıt alamadım ama..." Derse devam edeceğimizi anlayan Birgen olaya el attı. Beyza Nur Hoca sağ kolunu bükerek kol saatine baktı. Konuşmak için ağzını açtığında zil çaldı. İnci dişlerini göstererek "Diğer ders devam..." Beyza Nur hoca kapıdan çıkarken onu ne çok sevdiğimi düşündüm. Her gün giydiği etekleri, üstleri, okul önlüğü... Ama şu anda verdiğim karara göre en çok giyindiği şallara göre renk değiştiren renkli gözlerini seviyordum. Çantamın ön gözünden not defterimi çıkardığımda sıradaki boş sayfayı açtım. Elime aldığım siyah tükenmez kalemle ilk harfimi yazdım.

C...

İkinci harfe gelmişti sıra. Yazacaktım oysa. Yazamadım, uzun uzun satırlar kesti kalemimin önünü. Elimi ne zaman uzatsam Azrail' in gölgesi bana "Sus," dedi. Şimdi bol bol susulacaktı, konuşma sırasına daha vardı.

Yanıma gelen Kayra' ya oturduğum sıradan kalkmadan, aşağıdan baktım. "Bahçeye inelim mi?" Şaşkındım. Okulun açıldığını günden beri yalnızca ders dinleyen, uyuyan Kayra biriyle sosyal bir aktivite yapmak istiyordu. Üstelik o biri bendim... İyide neden ben?..

"Olur." İlk birkaç saniye kararsızlığımdan dolayı sesim titremişti. Bu yüzden utandım. Sınıftan çıkarken yan yana yürüyorduk, koridorda aramıza biraz mesafe koydum, yerin kulağı vardı ve bu okulda herkesin cep telefonu vardı. En ufak yanlış anlaşmalara sebebiyet verecek herhangi bir açı olmamalıydı. Kayra aramıza koyduğum o kendime has mesafemi fark etmiş ve bana saygılı olarak ayak uydurmuştu. Şimdi öncekinden çok daha dikkatli olmalıydım, haftalar süren hazırlık bitmiş, yarın -cumartesi- nişanlı bir kız olacaktım.

Merdivenlerden iniyorduk, ikinci merdivene geldiğimizde ayağım kaydı, panikle korkuluklara tutunmaya çalıştım, titrek ellerim korkulukları bulamadı. Yere düşecektim ama koluma ve belime dolanan birer el vardı. Elin belime yaptığı kuvveti hissedebiliyor, yer çekimine uygulanan zıt kuvvetten bahsedebiliyordum. Biraz önce kendine tutunacak bir korkuluk arayan ellerimin birisi, Kayra' nın kolumu tutan koluna tutunmuştu. Öyle ki; baş parmağımın altında atan damarı hissedebiliyordum. Düşmenin eşiğinden döndüğüm için vücudum hafif eğikti ve neredeyse Kayra' nın kolları arasındaydım. Mavi gözlerim onun kahvelerine takıldı. Gözlerimizin ani gelişiyle, kanım çekildi. Beyaz tenimin daha da beyazladığını düşündüm. Gözlerimiz iç içeydi. Şaşkınlıktan ağzım aralanırken bakışmamız sürüyordu. Onun yüzünde de görebiliyordum, o da şaşkındı, onun da nutku tutulmuştu. Dişlerimin titremesiyle alt ve üst çenem birbirine hafifçe vurdu.

Doğrularak kendimi geri çektiğimde yanaklarım kızardı yani ben yanaklarımın yandığını hissediyordum, öylece durdum. Kayra ilk ne yapacağını bilemez gibi olduğu yerde kaldı.

Adımını ileri atıp merdivenden inmeye başladığında arkasından geleceğimden pek emindi. Şimdi gıcıklığına gitmemem gerekirdi ama yanlışlıklada olsa yeterince gözü üzerime çekmiştim, sessizce arkasından ilerledim. Bahçeye çıktığımızda duraksadı, bu sefer onu ben arkamda bıraktım.

Okulun bahçesinde yürümeye başladım hızlı adımlarla yanıma ulaştığında, ağzındaki baklayı çıkarıp konuya bodoslama atladı. "Murat' ı nerden tanıyorsun?" Yavaş adımlarla yürüyen ayaklarım durdu, Kayra' da duruyordu. Şimdi karşı karşıyaydık, bedenlerimiz birbirine dönük, aramızdaki boy farkı epey meydandaydı. Güneşin sekiz dakika süren tiyatrosu bitmiş bir sonraki perdeye başlamıştı. Güneş ışınları yüzümüzü deler geçerken güneş kremi sürdüğüm için kendime minnet ettim.

O an güneş ışığı farklı geldi, Kayra' nın yüzüne özellikle de o kahve gözlerine vuran güneş, onları kırmızı birer hareye çevirdi... Baktığımda ateşi izliyordum, neydi bu böyle, ateşin kül ettiği odun mu?.. Sanmam hâlâ alev alev, sıcacık. Güneşe hasret, yalnız güneşi istemekte. Başımı biraz daha dikleştirip çenemi yukarı kaldırdım, şimdi gözleri gözlerimdeydi. Kaşlarım hafif çatık, anlamaya çalışıyordum. "Murat kim?" Hafızamın kişiler albümünü teraziye koydum, tarttım, topladım, çıkardım ancak dengeye gelemedim.

Dirseğimi kavradığında kaşlarım dahada çatıldı. Canımı yaktığından ağzımdan neredeyse bir inleme dökülecekti ancak kendimi tuttum. "Bilmemezlikten gelme, karakola götürdüler senin yüzünden, neden?" Az önce bana garip tatlı duygular uyandıran gözleri, şimdi hiddetle parlıyordu. Gözlerinin içindeki hırs niyeydi? Kimeydi, bana mı? Ben bir çocuğa yardım etmek isterken onun ve kendi başımı belaya sokmuştum, o benim yüzümden bedeller ödemesin diye ben bedelimi ödeyecektim, hemde yarın... Ağzım aralanmıştı konuşacaktım ancak müsade etmedi. "Madem yarın o Giray' la nişanlanacaksın, nişanlanabilecek kadar büyüdün, o zaman insanların başını belaya sokmayı bırak. Siz zenginler kirli işlerden kolayca sıyrılabiliyorsunuz, bas parayı ve tut en iyi avukatı. Bizim gibi insanların sizin pisliklerinizin mağdurları olmasından bıktım usandım." Gözlerini sabır ister gibi yumduğunda bu sefer susmadım. "Sizin gibi..." Nefesimi derince verdim. Murat' ın kim olduğunu anlık gelen aydınlanma ile anladım. "Peki biz zengin pislikleriz, siz nasıl insanlarsınız? Ordaydım evet çünkü mağdur bir çocuk vardı." "Sıkıntılıydı." Tek kelimelik cümlemle sesim kısık çıkmıştı. "Ben ona yardım etmek istemiştim ama beklemediğim durumlar gelişti, haklısın hata yaptım ama hatamın bedelini de köpek gibi ödüyorum..." Ona Giray' la nişanlanmak istemediğimi bunu sırf Murat için yaptığımı, zenginlerden onun kadar benimde nefret ettiğimi söyleyecektim ama vazgeçtim... "Neyse ya sen ne anlarsın?" Onu arkamda bıraktığımda sınıfa doğru yol aldım. Okul kapısının camından arkamdaki bedenini görebiliyordum. Kollarını iki yana açmış, konuştu. "Zengin derdini anlayamam elbet Mehir Hanım." Onu umursamadan sınıfın yolunu tutacaktım ancak merdivenleri görünce yukarı çıkmak yerine ani bir kararla inmeye başladım. Şanslıyım çünkü sıra yoktu, içimden Tanrı' ya minnetlerimi sundum. "Bir papatya çayı alabilir miyim lütfen?" Ceylan Abla kısaca başıyla beni onaylayıp oturduğu sandalyesinden ayağa kalktı. Arkamda ki birinin gölgesi beni dürterken yanağıma bir öpücük aldım, hemde istemediğim derecede tutkulu bir öpücük. Soluma döndüğümde görmek istemediğim kişi, zaten sinirli olan bedenimin gözlerine kıvılcımlar uyandırdı. Giray sol kolunu kıvırmış kantinin duvarına yaslamıştı, sol eli ensesine yakın saçlarındaydı, yüzündeki gülümseden bahsetmiyorum bile...

"Niye gülüyorsun?" Sitemli sesimle gülümsemesi solmadı aksine dahada büyüdü. Başını bana doğru eğerek gözlerimin içine bakıyordu. O yeşilimsi gözleriyle bana bakıyordu hatta gözlerinin fazla iriliği beni korkutuyordu... Bana haddinden fazla yaklaştı, en ufak harekette dudaklarımı öpebilecek kadar fazla. "Yarın nişanlanacağım sevgili nişanlım, heyecanımı mazur görün." Dişlerini göstererek gülüyor, dudaklarını dudaklarıma yaklaştırıyordu. "Buyrun çayınız." Çayımı uzatan Ceylan Abla kurtuluşum oldu. Hırkamın cebinden çıkardığım yirmi lirayı uzattığımda para üstünü almadan hızlıca yürüdüm, niyetim Giray' dan kurtulmaktı. Merdivenlerin başına geldiğimde merdivenlerden Kayra indi farkındaydım ama onu görmemiş gibi sınıfa ilerledim.

Bitmek bilmeyen koridorlar... İnsanlar canımı çok sıkmıştı. Çok.

Sınıfa girdiğimde sıramı es geçerek öğretmen masasının önündeki cam kenarına oturdum. Bir öğretmen görse oturduğum mermerden beni indirmek isterdi, neyseki burda öğretmen yoktu. Bahçedeki insanları izliyor bir yandan çayımı yudumluyordum.

Kuş bakışı insanlara bakarken ne çok insan vardı, her birinin hayatında neler oluyordu kim bilir?.. Orda geçen Gülay biliyordum, onun anne ve babası karşılıklı olarak birbirlerini sürekli aldatıyordu. Bunu bilmeyen de yoktu ancak onlar bunu umursamıyorlar; çocukları Gülay' ı bahane edip boşanmıyorlardı. Gülay bahane, mal varlıkları bölünmesin diyedir diye düşündüm.

Ali, Mustafa, Enes ve daha niceleri...

Tanrı' yı her düşünüşümde onun hikmetine bir kez daha hayret ediyordum. Düşünme işini abartıp daha detaylara indiğimde onun gücünden şüphem dahi kalmıyordu. Dünya da sekiz milyar insan vardı, öleni kalanı ayrı mesele... Her birinin birer kaderi, hayatında olan insanları bir olay döngüsü vardı. Hayatımıza giren çıkan insanlar. Tanrım... Tanrı gerçekten büyük bir yazardı, çok büyük!..

Başımı sola çevirdiğimde Cihan' ı gördüm. Karşı sınıftaydı, 11-B den Cihan Atılgan. O da benim gibi cama çıkmıştı, okul mimarisi dolaysıyla onu net olarak görebiliyordum. Cihan' la arada olan sohbetlerimiz vardı, iyi biriydi. Karakter olarak onu beğeniyordum. Gözleri ona bakan gözlerimle kesişti, el salladım gülümseyerek. İşte gerçek hoş bir sevgi, bir bardak çaydan çok daha iyiydi. Çok daha kıymetli...

Başını eğdiğinde aşağıdaki insanları seyrediyordu, bakmayı sürdürdü. Elimi mermere koyduğum çayıma uzattığım, ılıma evresini biraz geçmiş neredeyse soğumuştu. Daha fazla soğumasına müsade etmeden dikledim. Bardağımı çöpe atmak üzere tek bacağımın üzerine oturduğum mermerden hafif zıplayarak indim. Sırama oturmak üzere ilerleyecektim fakat kapıdan Cihan girdi. Bir anda bedenini kapıdan içeri atması ve o gülen yüzü beni tekrar mutlu etti. O enerjik biriydi ve bu bana çok iyi geliyordu.

"Nasılsın?"

"İyiyim, sen?" Yalan söyledim. İyi falan değilim.

"Ben de iyiyim, hayırlı olsun nişanlanıyormuşsun." "Sorma ya." Kapı eşiğinde konuşuyorduk, ben sınıfın içerisinde o dışarıdaydı. Aycan yanımızdan geçerek sırasına oturdu. Kiraz çiçeği parfümü Aycan' ın arkasından geldi. Şekerliydi ancak çok yoğun değildi. Cihan işaret ve baş parmağıyla burnunu sıkıştırdı. "Parfümle mi yıkandı ne yaptı o..." Söylediği sözler değil ancak yüz ifadesi çok komikti, istemsizce güldüm. Gülüşümün donmasına kapıdan giren Kayra sebep oldu. Koridorda zil çalmaya başladığında internette viral olan kız gibi yaptı. "Bay." Güldüğümde ben de aynısı yaptım. "Bay." Gülerek sınıfına gitti.

"Ama sevgilim söz vermiştin..." Işık sınıfa sevgilisi İzzet' in kolu omzunda, öylece geldiler. Orta en öndeki yerlerine geçerken Işık dudaklarını büzmüş gözlerini hüzünlendirmişti. Birleşik ikili sıraların sağına İzzet soluna Işık oturdu. İzzet elini çenesine dirseğini masaya yaslayarak Işık' a döndü, tam göremesem de Işık' ta aynı pozisyonda sevgilisine dönüktü. "Dün tamamen aklımdan çıkmış sabahleyin de almaya fırsatım olmadı..." İzzet üzgün bir ses tonuyla konuştu. Işık biraz daha üzüldü, altın sarısı düm düz saçlarını eliyle arkaya attı. Açık mavi gözleri buğulanmıştı. "Neyse ya canın sağ olsun." Sesi çok üzgündü, neredeyse ağlayacaktı. İzzet boş eliyle, Işık' ın yüzünü avuçladı. Yeşil gözlerini, erkek tıraşına göre uzun çikolata kahvesi saçları arasından sevgilisine gösterdi. "Ya bilmiyorum da, bir sıranın altına baksan mı, ne yapsan? Yani bilmiyorum..." İzzet' in gerçeklikten uzak yalancı umursamaz sesiyle Işık' ın gözleri şaşkınlıkla parladı.

Gövdesini eğerek sıranın altına eğildi. Birkaç saniye sıra altını talan eden gözleriyle başını kaldırdı. "Haklısın aşkım sıranın altı boş." Işık' ın ümidi çabuk solmuştu. İzzet' in şaşkınlıktan irileşen gözleriyle sıranın altına eğildi. Gözleri talan etti; sıranın altını, yerleri hatta arka sıraları bile...

Aniden doğruldu, "Çanta nerde, kim aldı?" Çok sinirli görünüyordu hatta haddinden fazla. Eliyle masaya vurduğunda çıkan ses sınıfta yankılandı. "O çantayı kim aldıysa söylesin, bakın çok fena olur." Bağırmaktan boğazından itibaren yüzünde damarlar çıkmıştı. Yüzü hemencecik kırmızı rengine bürünmüştü. "Ne diyorsun İzzet bir düzgün anlat." Batuhan' ın sakin tutmaya çalıştığı sesi anlamaz sitemlerle doluydu.

İzzet burnundan soluyordu. Gözlerini sabır diler gibi kapattı. "Kardeşim, Işık' a bir çanta almıştım buraya koymuştum." Sıranın altını gösterdi. Ellerinin avuç içlerini birbirine sürttü. "Yok abi kafayı yiyeceğim, elli bin dolar bu çanta..." Olduğu yerde bir kare çizerek döndü. "Kim aldıysa versin, kötü olacak." Telefonunu arka cebinden çekerek eline aldı. Parmak haraketlerinden birine mesaj attığını anladım. Sınıfta Birgen, Aycan, Defne ve Kayra hariç herkes İzzet' lerin sırasının başında dikilmişti. Ben de ayağa kalkmıştım ama yanlarına gitmedim, ayakta kendi sıramının yanında, sıramı tek elimin parmaklarını yaslamış destek alıyordum.

Kapıdan Müdür, müdür yardımcısı Leyla Hanım ve Mustafa Hoca girdi. Müdür gözlerini sınıfa alıştırmak ister gibi dolandırdı, İzzet' te durdu. "Duyduklarım doğru mu İzzet?" Uzay kapıdan yalnızca kafasını gösterdi. Gözlerim istemsizce birkaç saniye ona kaydı. Uzay kapıdan gitti sınıfa da girmedi. İzzet onaylarcasına başını salladı. "Gerçek elmas kullanılarak yapıldı bu çanta, çıldıracağım." İzzet sinirle saçlarını avuçladı. "Ne yapacağız Leyla Hocam?" Müdür ne yapacağını bilemez hâlde çenesini kaşıdı. "Arama yapalım birinin çantasından çıkar, kuş olup uçmadı ya."

Müdür cam kenarındaki sıraları, Leyla Hoca orta sıraları, Mustafa hoca ise duvar kenarı sıraları aramaya başladı. Çantaların içlerine, sıraların altına, dolaplara... Çıldırmış olabileceklerini düşünecektim ama çanta gerçekten değerliydi. Müdür beni es geçtiğinde umursamazca omuz silktim. Aycan öfkeyle konuştu "Hocam onu niye aramıyorsunuz? Daha birkaç hafta önce ailesinin parasını çalan o değildi sanki?" Benden önce Oğulcan konuştu. "Senin de dediğin gibi Aycan' cım ailesinin parası. Kimse ailesinin parasını çalamaz öyle değil mi?" Oğulcan beni öyle güzel savunmuştu ki, tek bir kelime söylemedim. "Magazinde öyle okumadık ama..." Gözlerimi sabırla yumdum çantamı müdüre uzattım. "Arkadaş haklı benim diğerlerinden bir ayrıcalığım yok, benim çantamı da arayın." Müdür kusura bakma der gibi baktı, aslına bu bakış bu mahcubiyet bana değildi. Oktay Demirel' eydi.

Demirel kolejinin sahibineydi.

Çantamı aramaya başladıklarında pek rahattım, o çantaya ihtiyacım yoktu, bende çok daha değerlileri vardı. Hırsızlık alışkanlığım değildi şu fani dünyada yaptığım tek çalma eylemi, ailemdendi. Onu da küçük ve değerli birine yardım amacıyla almıştım. Yüz bin Türk Lirası. Bu miktara bizim ihtiyacımız yoktu fakat o küçük çocuğun vardı, amacıma ulaşamadım ama en azından daha fazla zarar görmemesi için elimden geleni yapmıştım, yapmaya hazırdım. Nişanlanıyorum bak...

Çantamdan üstü fiyonkla bağlı bir kutu çıktı. Şaşkınlıkla dudaklarım aralanmış, hediye kutusunu anlamaya çalışıyordum. Müdür ve Mustafa Hoca birbirine baktılar, gözleri beraberken "Ne olacak şimdi?" der gibi bakıyorlardı. "Aa buldunuz mu hocam, kimden çıktı?" Leyla Hocanın rahat neredeyse güler tavrı sinirleri germekten öteye gitmemişti.

"Mehir' den... Mehir Demirel' den." Yalnızca ismimi zikrederken ki şaşkınlığı, ümitsizliği, soyadım eşlik ederken yok oldu. "Ben burslulardan şüphe ederken sen Mehir..." İzzet' in cümlesini Kayra böldü. "Ne burslusundan bahsediyorsun, arkadaşınız çalmış işte." Sınıfta gerginlik kokuları hakimdi çünkü herkes bir o kadar kızgın, bir o kadar gergin ve şaşkındı. Kimse benden beklemiyor, şüphe dahi etmemişti. Bir kişi hariç...

Aycan Solmaz.

"Ben yapmadım..." Sesim kısıktı bir de beni bastıran Işık' ın sesi vardı. "Ne arkadaşı ya, Mehir bizim arkadaşımız falan değil."

Sesimin volimini artırdım. "Ben yapmadım." "Senin çantandan çıktı. Daha neyi reddediyorsun anlamadım?" Aycan' ın kinayeli sesi beni çok rahatsız etmişti. "Bakın haklısınız o paket benim çantamdan çıktı ama yemin ederim bu suçu ben işlemedim. Üzerime oynanıyor biri üzerime kumpas kuruyor..." Çaresizce sesimi duyurmaya çalışıyordum. Müdür ciddiyetle yüzüme bakıyordu. "Kanıtın var mı? Yani birinin sana tuzak kurduğuna dahil." Gözlerime "Umarım öyledir," der gibi bakıyordu. Öyleydi, ancak kanıtım yoktu.

"Kanıtım yok."

"O hâlde bizim odaya buyurmaz mıydınız?" Leyla Hocanın alaylı sesiyle hiçbir kurtuluşum olmadığını anladım.

• • • •

"Yarın nişanın olduğu için şimdi konuşup tadını kaçırmak istemiyorum. Disipline gidip bir hafta uzaklaştırma almanı sonra konuşalım Mehir." Babam tabağındaki kırmızı eti bıçağıyla kesip ağzına bir lokma aldı. Ablam oturduğu yerde hoş kıkırtılar attı. Ardından ellerini çenesinin altında birleştirmiş, bana yöneldi. "Sen de alışkanlık mı oldu ne Mehir' cim? Terapiye falan gitmek ister misin?" Sahte bir endişeyle bana bakan ablama gözlerimi devirdim. Babam ablamı sert sesiyle uyardı. "Zehra." Ablamın gözlerinden sakin bir nehir geçti. "Ama babacım biliyorsun bu çalma mevzuları bir değil iki değil. Ben daha fazla olmasından endişeleniyorum. Demirel soyadını karalamayı bırak, psikolojisi bozulacak kızın..."

"Çok naziksin ablacığım ancak sen sevmediğin biriyle bir ömür geçirecek olmanın sana bıraktığı gizli travmalarla mı ilgilensen?.." Zehra Demirel gibi sahte bir endişeyle dudaklarımı büzdüm.

"Yeter yemek masasında olduğunuzu ne çabuk unutuyorsunuz!.. Odanıza gidin çabuk."

• • • •

Beyza Hocanın verdiği iki testlik ödevi hâllettikten sonra elli soruya yakın edebiyat sorusu çözdüm. Konu divan edebiyatı olduğundan çözmem yirmi dakika gibi bir süreyi bulmuştu. Yeni soruya geçtiğimde şıklara göz attım. "Surname." Şıkkını görmemle boğazım düğüm düğüm oldu. Padişahın kız çocuklarının düğün törenlerini... Anlatır. Padişah bu durumda Oktay Demirel oluyordu. Ben de Demirel' in kızı.

Aldığım sıradan nefeslerden birini ağzımdan sıkıntıyla verdim. Çalışma masamdan kalktığımda kapıya doğru yürüdüm. Kapı kolunu kavramamla ne diyeceğimi, nasıl bir üslup kullanacağımı düşündüm. Nasıl konuşsam ikna olurdu? Ya da olabilir miydi? Önceden oldu mu? Olmadı.

Bir umut mutfağa ilerledim ve babamın haftanın sayılı günleri içtiği meyve çaylarından birini yapmak üzere su ısıtıcısına suyu koydum. Suyun kaynamasını beklerken başımı omzumda çevirmiş büyük pencereden bahçeyi izliyordum. Şu ressam... Pardon ressamıneskizdefteri. Onunla olan son konuşmamız aklıma geldi. Kendisine Oğulcan olup olmadığını sorduğumda, onu şapşallıkla itham etmişti. Sayılı arkadaşlarımdan olan Oğulcan' a şapşal demisiyle görüldü yemiş, bir daha da yazmamıştım. O da yazmamıştı.

Bazen gözlerimin olur olmaz yerlere dalmasını sağlayan zihnim: Konudan konuya atlayan düşüncelere sahipti. Öyle zamanlardan biriydi, ısıtıcının uyarısına kadar. Kaynayan suyu kupaya doldurdum. Baharatlıkların olduğu çekmeceyi açtığımda gizli bölmeden, kurutulmuş meyve ve bitkilerin olduğu kavanozlardan: iki santim uzunluğunda çubuk tarçın, iki dilim portakal ve bir dilim limon' u kupaya koydum. Kupanın ağzını çay tabağının arkasıyla kapattığımda demlenmesi için on dakika bekledim.

Nihayetinde çayı hazırdı, içindeki malzemeleri küçük bir maşayla çıkardığımda, kupayı tepsiye koydum. Tepsiyi tezgahtan aldığımda arkamı döndüm, karşımda beliren Perihan' la -hizmetlilerden- sıçradım. "Niye ses vermiyorsun?" "Yeni geldim, korkacağınızı düşünemedim." 'Neyse,' dercesine bakış attım. Gideceğimde tekrar konuştu. "Niye siz zahmet ettiniz? Canınız çay çektiyse ben yapıp odanıza yollardım." Sesine katmaya çalıştığı bir duygu vardı, hüzün. Ancak sesinin aksine düşünceleri farklı hissettiriyordu, samimiyet hissetmiyordum. Yola dönük yüzümü onun yüzüne çevirdim. Benim ayağımdaki düz taban beyaz ayakkabıların aksine, ayağındaki topuklu ayakkabılarla, boyu boyuma denk olmuştu. "Önemi yok, babam için çay hazırlayabilirim. Elim ayağım tutuyor çok şükür. İyi geceler Perihan." Yanından giderken hafifçe dizlerini kırarak selam verdi. "İyi geceler Mehir Hanım... Tabi mümkünse."

Perihan, ben giderken bir şeyler söylemişti ancak kafam öylesine doluydu ki, onu dinlemek istemedim. Merdivenleri çıkarken göğsüm sıkışır gibi oldu. Babamın çalışma odasının kapısına geldiğimde tereddüt yakamı bırakmadı.

İçimdeki kız çocuğu iki kişinin salladığı bir ipte atlıyordu. Bir kere zıpladı, iki kere, üç kere... Bir an da kısa katlı eteğinin açıkta bıraktığı bacakları, ısırgan otlarına sarılır gibi oldu. Yere düştüğünde, yeşillerin hakim olduğu bir ormanda, zıplaya zıplaya koşarken ayağının takılmasıyla ısırgan otlarına düşmediğinin farkına vardı çünkü diz altı bacaklarındakiler ısırgan otu değil, ipti. Az önce atladığı ip, onu ağları arasına almış, bacaklarına dolanmıştı. İpten kurtulmak için küçük parmaklarını kullandı. Küçük bedeni hızlı solukların eşiğinde, panik hâlinde, hızlı parmaklarıyla çözmeye çalışıyordu. Çözemedi, bataktan kurtulamadı. Yardım istemek için etrafına bakındı, sıcak yaşları, kırmızı yanaklarından süzüldü. Saç diplerindeki teri ilk kez orda hissetti. Sağında ve solunda duran kişilere baktı: Anne ve babasıydı. Niyetleri küçük kızları Mehir' i, tıpkı ablası gibi parmakları arasında oynatabilecekleri kukla yapmaktı. Ancak planları her daim işe yaramadı, Mehir bir, iki ve üç kez zıpladı. Büyümeye, etrafını, gerçekleri gören Mehir, küçüklüğündeki uysallığı gitmiş, aksi bir kız olmuştu. Mehir bacağında ki iplerden kurtulamadı. Ebeveynlerine baktığında gördüğü tek şey otoriteydi. Yerde oturmasına ilave sırtını yerle buluşturdu. Kuru topraktan ibaretti. Epey bekledi, bayağı fazla. Olduğu yerde saydığını algılayacak kadar büyüdüğünde, bacağına sarılı ipleri umursamadan parmak uçlarıyla yürüdü. Anne ve babası arkada kaldığında, Mehir önünde ki yolda başına geleceklerden bihaber ilerliyordu.

Derin bir nefes almamla kapıyı tıklattım. "Gir," komutuyla içeri girdiğimde, çalışma masasında oturan babamın kaşları şaşkınlıkla havaya kalmış, ağzı açılmıştı. Şaşırmasının nedeni zıt karakterlerimiz yüzünden sürekli çatışmamızdı, yoksa ilk kez babam için bir şey yapmıyordum. Yanına gittiğimde kupayı masaya bıraktım. "Oturabilir miyim?" Eliyle 'otur' işareti yaptı. Masanın önündeki koltuklardan sağdakine -sağ ve sol olmak üzere iki tane tek kişilik, siyah, deri koltuk, ortasında sehpa var- kuruldum.

Tepsiyi sehpanın üzerine bıraktığımda, masanın üzerine baktım. Oktay Demirel' in önünde a3 boyutunda iki kâğıt ve a5 boyutundaki çizgili bir kâğıt vardı. A3' lerin üzerinde bazı şeyleri yuvarlak içine aldı, ardından elinde ki pahalı kalemi bırakıp çayından bir yudum aldı. Beğendiğini belli ettiği nidaları çıkarmasıyla, keyfinin yerinde olduğunu anladım.

Hâyli meşgul görünüyordu ama çaydan bir yudum daha aldıktan sonra yüzüme sorgulayıcı bakışlar attı. İnce siyah kazağın kapladığı geniş sırtını koltuğuna yasladı. "Ne istiyorsun bakalım? Normalde kendi isteğinle yanıma uğramazsın." Beni şaşırtan ve bunu gözlerime yansıtarak irileşmesine sebep olan neşeli sesiydi. Babam ve duygu? Babam ve mutlu?.. İki büklüm oturduğum koltukta gözlerim ayak ucumdaydı. Sanki kabahat işlemişimde müdürün odasında azar yiyordum. "Ee hadi Mehir ağzındaki baklayı çıkar." Çayını içmeyi sürdürdü. Başımı usulca babama yönelttim. Yüzüne baktığımda bir çırpıda konuşmayı denedim çünkü başka türlüsünü yapamazdım. "Baba..." sesim öyle kısık öyle fısıltılıydı ki, ben bile duyduğumdan şüpheliydim. "Baba nişanlanmasam olmaz mı?" Babamın içtiği çay boğazına dizildi, az daha çayı püskürtecekti. Yüzüme öyle keskin öyle dikkatli bakıyodu ki, az önce ki keyifli hâlinden eser yoktu. Sinirlenmişti ve ben korkuyordum. "Bak buraya." Sakin tutmaya çalıştığı sesi, gergindi. "Bak bu kâğıtlara bak." Önündeki kâğıtlara baktığımda tersime gelmesine rağmen az çok anladım. A3' ler arka bahçemizin görüntüsüydü ancak üzerine yapay zekayla dekorlar yapılmıştı. Yapacakları organizasyonun projesiydi. A5' te maddeler vardı. Onları okumaya fırsatım olmadı çünkü dolan gözlerim buna engel oldu. "Baba ben sevmediğim biriyle evlenmek istemiyorum, lütfen."

"Mehir." İsmimi uzatarak, uyararak söyledi.

Onun aksine sesimi kısık ve sakindi. Ruh hâlim öyle olmasa da sesimi kontrollü tutmak zorundaydım. "Bu çok ağır bir ceza baba. Ödeyeceğim en büyük bedel... Sevmediğim biriyle anılmak, onunla ömür geçirmek istemiyorum. Hem daha reşit bile değilim, mesleğimi elime alıp ondan sonra evleneceğim kişiyi seçmek istiyorum. Sevmek, sevilmek istiyorum. Bana müsade et." Daha fazla gitmeme izin verme Baba. Ben senin kızınım.

"İyi ya işte, Giray seni seviyor. Sen de zamanla seversin, sevmezsen alışırsın. Alışkanlık, sevgiden güçlü bir bağdır."

"Ama Baba anlamıy..." "Yeter Mehir! Bu nişan eninde sonunda olacaktı. Sadece sen yaptığın hatanın sonucunda, bu tarihi erkene aldın."

Hiçbir cezanın bedeli bu kadar ağır olmamalı.

"Kahraman Abi..." "Kahraman Abin özel izinle törene katılacak."

Ne dediysem ağzıma tıkamıştı, daha fazla ne diyebilirdim? Diyecek söz mü bırakmıştı?

Olduğum yerde kalakaldığımda konuştu: "Diyecek başka bir şeyin yoksa..." Yüzüne baktım. Gözlerini aldığım o adama, gözlerimiz aynı olsa da farklı dünyalara bakıyorduk. Yüzünde en ufak bir merhamet yoktu. Tepsiyi alma zahmetinde bulunmadan hissiz bedenimi odadan zor attım. Birkaç gün uyumamış gibiydim, zor yürüyordum. Hayalet gibiydim. Çare yoktu. Evlenecektim.

Odama girip yatağıma uzandım. Evlenecektim, kendimi bunu hazırlayarak yattım. Bu Dünya da tek başıma olduğumu bir kez daha anladım. Bu yolda tek başıma mücadele ediyordum. Hayat arkadaşım olacak kişiyi bile seçemediğimi, bir ömür yalnız olacağımı anladım. Gözümden birkaç damla yaş aktı, dua ettim. Kalabalıkta ve yalnızlıkta sığındığım Tanrı, bana yardım et.

🧩

Elime yüzüme soğuk su vururken içim içimi yiyordu, bu yolun geri dönüşü yoktu. Yani en azından benim öyle bir şansım yoktu. Yüzüme bastırdığım havlumu yüzümden çekmeden odama ilerledim. Duş almayacaktım duş işini daha önce hâlletmiştim. Havluyu umursamadan yatağıma attığımda kapım çaldı. "Gel." Komutumla içeriye Deniz Abla girdi. Öğle vaktinde olan saat, dağınık yatak, bir de dağınık yatağın üzerindeki havlu. Gözlerinde inanamayan duygular vardı, Nişanı olan sen değil misin? der gibi. Hızlı adımlarla havluyu alıp banyoya gitti, astığını tahmin ediyordum. Odaya döndüğünde telaşı başından aşkındı. Hızlıca yatağımı yaptı. "Kızım birkaç saat sonra nişanın var bu saatte kadar uyunur mu?" Kapının yanında dururken sol elinin parmaklarını teker teker sağ avucuna aldı. Çok telaşlı çok heyecanlı duruyordu. Parmaklarıyla saymaya başladı. "Şimdi kahvaltı ediyorsun, sana kahvaltı tabağı hazırlatıyorum. Yarım saat sonra saçın makyajın için gelecekler, onları hâlledeceğiz. Özel tasarım elbiseden de gelse bu vakit..." Soluk soluğa kalmıştı. Gidip sağ avucumu omzuna yasladım. "Merak etme Deniz Abla sen aklına koyduğun her şeyi yapabilirsin." Takındığım ciddi yüz maskesi düşmeye başlamış gülen yüzümü ortaya çıkarmaya başlamıştı. "Yıllardır Oktay Demirel' le çalışıyorsun bunun mu üstesinden gelemeyeceksin?.." Güldü ama gülüşü bile stresliydi. Odadan çıkarken senelerini devirdiği evi karıştırmış, birkaç saniyeliğine kapıyı bulamamıştı.

Bu konuşmayı annemle yapmam gerekmiyor muydu? Ağlamaklı ve moral bozukluğuyla bana destek olması gerekmiyor muydu? Ya ben... Sevdiğime kavuşacağım için içim içime sığmaması gerekmez miydi? Sığıyordu işte. Sevmiyorum ki Giray' ı. Murat için çıktığım yolun sonunda nişanlanmakta varmış...

Odamın penceresine yaklaştım. Tam yatağımın yanındaydı ve geceleri bana Tanrı' nın şaheserlerinden olan ay' ı pek güzel gösteriyordu.

Pencerenin öteki tarafındaki durumlar, zihniminkinden fazlaydı. Birçok yardımcı vardı: İkisi erkek üçü kadın olmak üzere beş garson vardı -garson olduklarını hepsinin üzerindeki bordo formadan anlamıştım- Garsonların karşısına dikilen Deniz Abla' nın el kol haraketlerinden talimatlar verdiğini, düzeni anlattığını anladım. Başımı biraz sola çevirdiğimde bahçede dolanan korumaların sayısının artığının gördüm, normaldi. Oktay Demirel her şeyin kusursuz olmasını istiyordu. Dün gece ne yaptıysam vazgeçirtememiştim. Babamın lacivert takım elbiseli, kalıplı hâline baktım. Beni o kollarıyla bir kere sarmamıştı. Başını yukarı çevirmesiyle göz göze geldik. Bakışlarımı çekmedim, bakmayı sürdürdüm. En sonunda yüzünü önüne çevirerek yürüdü. İnatçıydı. Ben de inatçıydım.

Yatağın üzerinde ki telefonum titredi. Telefonumu elime aldığımda yatağa oturdum. Ressamıneskizdefteri' nden gelen bir bildirimdi. İlk başta ne yalan söyleyeyim şaşırmıştım, görüldüyü egosuna yediremez, bir daha yazmaz diye düşünmüştüm. O beni yanıtmıştı. Dudaklarım gerilirken kendimi topladım, parmağımı sola kaydırıp bildirimi açmamak üzere silecektim. Ancak sonra neden bunu yapmak istediğimi düşündüm. Önce kâbus eşlik etmişti uykuma ardından gördüğüm bildirimin doğruluğuyla beynimden vurulmuşa dönmüş, kaçmıştım. Her zaman yaptığım gibi kaçmıştım. Günlerce görmezden gelmeyi denemiş, Dünya' yı dört dönmeye çalışmış hep onunla karşılaşmıştım.

Gördüğüm rüya bir kâbustu ve o sadece anonim bir hesaptı. Hem bir kere, birkaç cümlede olsa konuşmuştuk. Sanırım mesajını açabilirdim.

Bildirime tıklayarak uygulamayı açtım.

"Nişanlanıyormuşsun." (12.30)

Bir yabancının bilmesine şaşırmamıştım, zaten biraz dahi üne sahip olanların hayatları, televizyonda oynayan dizi misali, halka açılıyordu.

"Maalesef." (12.31)

"Maalesef mi? Benim bildiğim nişan gününde çok mutlu olman falan gerekmiyor mu? Niye maalesef?" (12.32)

"Nişanlım olacak adamı sevmiyorum." (12.33)

"O zaman niye nişanlanıyorsun?" (12.34)

"Ailem zorluyor yoksa istemiyorum." (12.35)

Cevap yazmadı, gözlerim ekranın sağ üstünde ki saate kaydığında beş dakika geçtiğini gördüm. O an içime bir korku kapladı, tanımadığım birine özel hayatımı anlatmıştım. Üstelik zorla nişanlandırıldığımı internette yayabilir, magazin sayfalarına satabilirdi. Aslında ailemin hayatımı kontrol etmeleri karşısında çokta kötü değildi. Ama sonuçta ben de Demirel' dim. Ailemi bile isteye rezil etmemeliydim.

"Bu konuştuklarımız aramızda kalacak değil mi?" (12.40)

Hayır derse elimden hiçbir şey gelmezdi. Sadece umuyordum.

"Aramızda. Nişan olmayacak, git ve eğlenmene bak." (12.41)

Ağzım şaşkınlıkla açıldı.

"Ne, Nasıl?" (12.42)

Mesajıma görüldü atmasıyla, olayları kavramaya çalıştım. Ekranı aşağı kaydırarak mesajları tekrar okudum. Nişan olmayacak diyordu, başka bir şey demiyordu. Kafamda soru işaretleri bırakmıştı. Sahiden engel olabilecek miydi? Gerçi nasıl olsun, Oktay Demirel' le baş etmek mümkün müydü? Küçük bir çocuğun benimle alay ettiğini düşündüm. Dalga konusu olmamla beraber, geçenki görüldünün intikamını almasıyla güldüm.

Gülüşümü yüzümde solduran çalan kapıydı, olduğum yerde hareketsiz kalırken başımı yalnızca kapıya doğru çevirdim. Feyza içeriye elinde bir tepsiyle geldi...

Saçlarımla ilgilenen iki kişi vardı. Biri saçlarıma fön çekmeye başladı. Diğeri düzleşen yerlere maşayla su dalgaları yapıyordu. Babam bir makyözü yeterli görmüş olacaktı ki, tek bir kişi makyajımla ilgileniyordu. Nemlendirilmiş cildime ince bitişli fondöten sürdü. Önce fırçayla ardından süngerle dağıtı. Göz altlarıma kapatıcı sürüldü ve onu da bir güzel dağıttı. Allık, bronzer, pudra, maskara derken makyaj faslı bitti. Hepsi beni odamla baş başa bıraktığında yarım saat önce kapımı çalan elbisemin fermuarını açtım. Beyaz balık model elbisenin satenimsi kumaşı vardı. Daha fazla vakit kaybetmeden elbiseyi üzerime geçirdim. İnci küpeler, dirseğime kadar gelen beyaz saten eldivenler, beyaz topuklu ayakkabılar derken hazırdım.

Kapım çaldı.

Gelen babamdı. Gözlerinin içine bakıyordum. Belki vazgeçmiştir. "Evlenmene gerek yok der," diye. Belki birkaç tatlı söz söyler diye.

Bakmadı. Geçmedi. Demedi. Rüyamda bile görmedim.

"Misafirlerimiz geldi, hadi tören başlıyor..." Odadan çıktığımda babamın koluna girdim. Bahçeye doğru ilerlemeye başladık.

Bölüm sonu...

Kayra hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ressamıneskizdefteri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kitaplarımla ilgili gelişmeler için sosyal medya hesaplarımı takip edebilirsiniz.

Instagram: nazanatees

Twitter: NazanAtes0

Kendinize çok iyi bakın çünkü kendinizi en çok siz iyi bakabilirsiniz. 🥹🤍