0 %

5.GÜNDEME BOMBA GİBİ DÜŞEN RESSAM

Yazı Boyutu
100%

Selam...

Vote ve yorumlarını bekler, iyi okumalar dilerim...

Arka bahçeye açılan kapıdan çıktığımızda başımı soldan sağa usulca çevirdim, tüm bahçe gözlerimin önüne serilirken, sahte mutluluklara şahit olan gözlerim acıyla kısıldı. Sol taraftaki havuz süslenmiş, organizasyonun bir parçası hâline getirilmişti. Önümüzdeki kırmızı halının sonunda, az sonra nişanlım olacak adam vardı. Giray Çetiner... Mehir Çetiner olmaya bir adım daha yaklaşmıştım, iyide istemiyordum. Kimse düşüncelerimi, duygularımı sormuyor, merak dahi etmiyordu. Canım yanıyor, göğsüm kızgın alevlerde kor oluyordu. Tenim, beyaz gülü tutmuş gibiydi ancak çiçeğin güzelliğini görmemi engelleyen, çiçeğe gölge düşüren, avucuma batan dikenlerdi. Çiçeğin gövdesini öyle kavramış, öylesine ruhsuzca kör olmuştumki, elime batan dikenlerden bihaberdim. Elime yayılarak parmaklarımı kan içinde bırakan çiçek, yere bir damla kanın dökülmesiyle düştü. Şimdi beyaz gül yerde, yanında imzasını taşıyan bir damla kan vardı.

Kırmızı halının sol tarafında, beyaz sandalyeler ve onlarla eşlik eden uzunca bir masa vardı. Masa beyaz örtülerle hazır edilmiş, krem rengiyle dekore edilmişti. Beyaz tabaklar inci gibi parlarken gümüş çatal bıçaklar eşlik ediyordu. İnce uzun kadehlerin içi, günün ilerki vakitlerinde dolacaklarını belli edercesine masada duruyordu. Aynı masa halının sağında da vardı. Masalara göz attım, bir çoğunu tanımasamda aralarında gözümün kestiği de vardı.

Manikürlü kısa tırnaklarımı toz pembe ojeyle renklendirmiştim, şimdi sağ elim, babamın lacivert kumaşa sarılı kolundaydı. Sabah ki takım elbisesini değiştirmiş ancak tercihini yine lacivertten yana kullanmıştı. Yürümeye başlayacağını hissettiğimde, sağ ayağımı ileri atarak yürümeye başladım. Bahçeye indiğimizi ve ona doğru yürüdüğümü gören Giray, bizim için ayrılan bölümdeki sandalyesinden ayağa kalktı. Dalgalı saçlarına tahminimce önce fön çekilmiş ardından jöleyle yana sabitlenmişti. Simsiyah takım elbise giyinmiş, gömleği bile siyahtı. Ayağındaki rugan ayakkabılar, tüm kombinine eşlik eden renkten başkası değildi. Ellerini saygı ve bilemiyorum belki de mahcubiyetle önünde birleştirdi. Gözlerimizin bir saniye kadar birleşmesiyle dolan gözlerine, titreyen dudaklarına şahit oldum.

Başımı sağdaki masaya çevirdiğimde Oğulcan' la göz göze geldik. Ailesiyle beraber oturduğu masadan bana gülümsedi. Nasıl gülümseyebiliyordu? Üzgün olduğumu bilmiyor muydu? Hâlimden de mi anlamıyordu?

Başımı dikleştirdiğimde belimi gererek dahada dikleştim. Bedenimi serbest bıraktığımda model edasıyla yürümeye başladım. Ruhum kırılgan, kırık ve çok hassastı. Dışarıya belli etmeye niyetim yoktu. Her zaman yaptığım gibi dışardan gelecek tehlikelere karşı zırhımı giyinmiş, gardımı almıştım. Boş sol elimi güç almak ister gibi sıktığımda elim yumruk hâlini aldı. Sağ elim babamın kolundaydı, ondan bana gelebilecek herhangi bir güç yok zulüm vardı. Dudaklarım dümdüz ilerleyen bir yol gibiydi, yukarı veyahut aşağı herhangi bir kıvrımı yoktu. Tek başınasın, kendini düşünmek zorundasın çünkü bunu senden başka kimse yapmayacak.

Açık kalan gerdanıma bir rüzgar çarptı. Gözlerimi bir saniye kadar yumduğumda "Nişan olmayacak. Git ve eğlenmene bak." zihnimden geçen kelimelerle içimi umut kırıntısı kapladı, dalga geçiliyor da olabilirdim ancak ümitlenmiştim, içimde az da olsa ümit vardı. Engel olabilir miydi? Nasıl olacaksa?...

Kırmızı halının sonuna geldiğimizde Babamın kolundan çıkarak yerime oturdum, Giray ağır ağır gelerek yanımdaki sandalyeye oturduğunda önce onu sonra kendimi süzdüm. Siyah takım elbisesinin içinde gülebiliyordu, benim aksime. Ben beyazlar içinde kan ağlıyordum. Birleştirdiğim ellerim kucağımda öylece duruyordum. Yüzümdeki ifadede heyecan yoktu aslına bakarsan hiçbir şey hissetmiyordum. Taş kesilmiştim sahi duygu düşünceleri önemsenmeyen, birey olarak kabul görmeyen birinin heykelden farkı var mıydı? Üzerimde Oktay Demirel' in yanardağdan oluşan öfkesinin lavları vardı, ben o lavların arasında kalmış zamanla taş kesilmiştim, sertliğim bundandı. Taş kesilmiş bedenim bile ailem -babam- tarafından rahat bırakılmamış, ruhumu başımın üzerinden işaret ve baş parmağıyla usulca çalmıştı.

Oturduğum sandalyenin çaprazında bir buçuk metre uzağımda ayakta duran Zehra, telefonunu bize doğrultmuş tahminimce video çekiyordu. Gözlerimin yönünü başka bir tarafa çevirmemle ayakta duran, gelen misafirleri karşılayan onlara ablamla bana hiç vermedikleri samimiyeti, sarılmaları veren aileme baktım.

Gözlerimin onlarda takılı kaldığını Zehra' nın yanıma gelip koluma dokunmasıyla fark ettim. Oturduğum sandalyeden kalkma zahmetinde bulunmadan "Noldu?" diye söyledim. "Hadi sevgili nişanlına kahvesini yapmaya gidelim." Öyle sevecenlikle söylüyordu ki, duyan sevdiğimle nişanlanacağımı zannederdi. "Hizmetliler yapsın bana ne?" Gözlerimle temasta olan gözleri pörtledi. Telefonunun ekranını gösterdi, canlı yayın yapıyordu. "Niye başta söylemiyorsun?" İlk cümlemi kurarkenki gibi değildi sesim, şimdi yayındaki insanların duyamayacağı kadar kısıktı. "Nerden bilebilirim böyle bir densizlik yapacağını?" Sesinin dozu tıpkı benimki gibi kısıktı. "Hadi Damat Bey' e kahvesini yapalım." Kolumdan tuttuğunda mecbur ayağa kalktım. "Bal koy sevgilim, ağzımızın tadı hiç bozulmasın." Giray' ın cümlesini duymamla kaşlarım alayla havaya kalktı. Onaylayan nidalar çıkardığımda ilerledim.

Babamla çıktığım kapıdan ablamla girdim. Mutfağa doğru ilerlerken Giray' a kahve yapmak hiç içimden gelmiyordu. Zehra' nın yayını olmasa hizmetlilerden birine kahve işini postalayacaktım, şimdi el mahkum ben yapacaktım. Arka kamerası açık telefonun ekranına baktığımda bir milyondan fazla kişinin yayını izlediğini gördüm, üstelik takipçilerinin hepsi Türkte değildi, Dünya çapında tanınıyordu.

Oyalanmadan kahve makinesinin haznesine iki çay kaşığı Türk kahvesi ve bir fincan su ekledim. Kahveyi eklediğim kaşıkla karıştırınca hazneyi pişirmesi için makinesine yerleştirdim. Ellerim tezgaha yaslıyken kahvenin pişmesini bekliyordum...

O an güneş ışığı farklı geldi, Kayra' nın yüzüne özellikle de o kahve gözlerine vuran güneş, onları kırmızı birer hareye çevirdi... Baktığımda ateşi izliyordum, neydi bu böyle, ateşin kül ettiği odun mu?.. Sanmam hâlâ alev alev, sıcacık. Güneşe hasret, yalnız güneşi istemekte. Başımı biraz daha dikleştirip çenemi yukarı kaldırdım, şimdi gözleri gözlerimdeydi. Kaşlarım hafif çatık, anlamaya çalışıyordum. "Murat kim?" Hafızamın kişiler albümünü teraziye koydum, tarttım, topladım, çıkardım ancak dengeye gelemedim.

Dengeye gelmiştim ancak mantığıma yatmayan şeyler vardı. Acaba Kayra beni neden kötü bellemişti? Tanışalı iki ay olmasına rağmen biz yalnızca birkaç kez konuşmuştuk, onunla konuşmak veya arkadaşlık etmek niyetimde yoktu. Sadece zoruma giden beni kötü bilmesiydi, beni tanımıyordu ki. İyi veya kötü olduğuma dair bir yorum yapabilir miydi veya yaptığı yorumun ne kadarı doğru sayılabilirdi? O genelleme yapmış, beni Murat' a kötülük yapmakla suçlamıştı oysa benim tek istediğim ona yardım etmekti.

İ...

"Mehir kahve taşacak!" Ablamın telaşlı sesiyle daldığım derin düşüncelerin olduğu okyanustan çıktım. Hızlıca kulpundan tuttuğum hazneyi fincanın içine boşaltım. Hazneyi sudan geçirmesi için Perihan' a uzattım.

"Sesleniyorum bir saattir niye cevap vermiyorsun?" Ablamın şaşkın sesiyle silkelenip kendime gelmeye çalıştım. "Dalmışım..." Ablam gülerekten konuşmaya başladı "Ah ah hep heyecandan bunlar ben de çok heyecanlanmıştım..." Kendi nişanını anlatan ablamı burdan göndermek istedim ancak bugün bana destek olmaya çalışıyordu. Ona kötü davrandığım için -neden kız arkadaşım yok diye düşündüm- pişmanlık çektim.

"Ee Mehir Hanım bal mı koyacaksınız, tuz mu?" Gülmüştüm ama ablamın gülerek söylediği cümleye değil. Bu da soru muydu şimdi, tabii ki tuz koyacaktım. Tuzluktaki minik delikler bana yeterli gelmemişti bu yüzden ağzını açtığım tuzluktan tuzu şelale gibi akıttım. "Abov" Ablamın tepkisiyle kahkahayı patlatması bir oldu, dayanamadım ben de gülmeye başladım. "Çocuk yaşarsa düğününüzü de yaparız." Kahkaham yavaş yavaş kendini tebessüme bırakırken Perihan lafa girdi "Başka kahve yapmamı ister misiniz?" Dudağımı panikle ısırdım içilmeyecek kadar kötü mü olmuştu? Ablam yüzündeki gülümsemeyle başını salladı "Gerek yok. Damat Bey anlasın Demirel' lerden kız almak kolay değil." Başıyla kapıyı işaret etti. "Hadi Mehir." Perihan' ın sunuma hazırladığı tepsiyle kapıdan çıktık. Tepside küçük bardakta su, kapaklı küçük kasede lokum ve lezzetinden emin olduğum kahve vardı.

Kırmızı halıdan geçerken ablam kenara çekilmiş, tüm sahneyi bana devretmişti, şimdi başrol bendim. Etraftaki bütün gözler benim ve az sonra nişanlım olacak Giray' daydı. Ablam olduğu yerde canlı yayın yaparken herkes telefonlarını almış, bulundukları anı kaydetmeye çalışıyorlardı, asıl kameranın gözleri olduğundan bihaberlerdi.

Kahve tepsisini Giray' ın önündeki küçük sehpaya koyduğumda yerime oturdum. Başımı ona çevirdiğimde vereceği tepkiyi heyecanla bekliyordum. Bana yaklaştı, nefesim daralıp göğüs kafesim daha az oksijeni bünyesine kabul etti.

"Bal koydun dimi?.." kısık fısıltılı sesini kulağıma iletti, sözlerinden sonra kulağıma uzunca nefesini üflemesiyle irkildim.

Başımı ona çevirmemle yüzlerimiz arasındaki mesafe azaldı. Gözlerini anında gözlerime düşürürken utanma duygusuyla gözlerimi kaçırdım. Kendimi toparlamamla gözlerimi gözlerine sabitledim. "Baldan tatlı." Bu repliği bilerek söylemiştim, yeşilçamdaki sahnenin gözümde canlanmasıyla gözlerimde hınzır parlamalar nüksetti. "Birgün ben de yiyeceğim." Demesiyle gülmemek için elimle ağzımı kapattım, repliği bilmesine şaşırmıştım. Bizi ayıran büyüklerden birinin öksürüklü ikazı değildi, babamın hiddetli telefon konuşmasıydı. Oktay Demirel kendisine dönen bakışlarını hissetmiş gibi eve girdi.

Sandalyeme sırtımı yasladığım da, beni örnek alan Giray' da arkasına yaslandı, az önce ki gülen yüzü gitmiş anında ciddileşmişti. Kahvesini aldığında dudaklarına götürdü açıkçası yüzündeki rahatlığı görebiliyordum. Bal koyduğumdan pek emindi.

Yudumlarken ki kapalı gözleri tadını algılamasıyla açıldı. Mide bulantısını belli etmek istemediği her halinden anlaşılıyordu. Kahveyi tabağına koyduğunda suyu içti. İçmesiyle az daha öğürüyordu çünkü ben ona da tuz atmıştım... Munzurca ona baktığımda kapağını kaldırıp ağzına bir lokum attı ardından ceketinin iç cebinden bir kutu çıkardı. Kutunun kapağını açıp tepsinin boş kalan bir yerine yerleştirdi. Altın şık bir kolye almıştı. Babam evden çıktığında soldaki masanın başına geçti, orda oturan Devrim Çetiner' in -Giray' ın babası- omzuna dokundu. "Muhabirler geldiğine göre yüzükleri takalım mı, ne dersiniz?" Cümlesinin altıdaki niyet soru sormak değil, istediği eylemi harekete geçirmekti.

Babam yanımıza geldiğinde elindeki kadehi havaya kaldırdı, birkaç sefer bıçakla kadehe vurduğunda çıkan tiz ses tüm misafirlerin buraya bakmasına sebep oldu. "Teşekkürler." Kadehi ve bıçağı yanında tepsi tutan hizmetlinin tepsisine bıraktı, bordo giysili hizmetli gitti.

"Bugün burda kızımız Mehir ve oğlumuz Giray' ı nişanlamak için toplanmış bulunuyoruz." Oktay, Devrim' in omzuna elini koydu. "Tüm Türkiye' nin bildiği üzere senelerdir Demirel' ler olarak Çetiner' lerle uzun süredir dostluk ve iş ahbaplığımız sürmektedir." Güldü. "Açıkçası yanıma gelip bir süreye aşkındır ilişki yürüttüklerini söylediklerinde şaşırdığımı söyleyemem zaten çocukluklarından itibaren çok yakın arkadaşlardı, birgün hepimiz onların kavuşacaklarını biliyorduk."

Yalan... Yalan söylüyordu, yaptığı konuşma maneviyatla dolu olması gerekirken o yalnızca ağzında bir şeyler geveliyordu. Bu konuşmayı bazı kelimelerinin üzerinin siyah tükenmezle karalı olduğu bir kağıttan okuyordu, o kâğıdı gözlerinin kapağına yapıştırmıştı. Oktay Bey konuşmasını sürdürürken kulaklarım duymak istemediğim sözleri bastırmış yalnızca nişanlısıyla oturan ablama kulak kabartmıştı. Açıkçası babamı dinleyeceğime çift dedikodusu dinlerdim daha iyiydi. Kemal Beyoğlu yani eniştem ablamla görücü usulu tanışmış, bir seneye yakın nişanlı olup birbirlerini tanıyorlardı. Ablam elimdeki telefonuyla benim aksime babamı dinliyordu. Tabii o dinliyordu, Zehra benim aksime söz dinlerdi bu da benim asi görünmeme neden olurdu oysa asi değildim yalnızca hakkımı korumaya çalışıyordum, ne kadar başarılı olduğum meçhuldü ancak deniyordum... Kemal Abi ablamın yanağını öpmek için eğildiğinde ablam oturduğu yerden topuklu ayakkabısına eğilerek üzerindeki tozu eliyle sildi. Bunu benden başkası görmüş müydü bilmiyordum ancak ablamın hareketleri bana kaçış gibi gelmişti. Kemal' le sırf babam istedi diye nişanlanmıştı ama onu hiç sevmemişti

"Mehir hadi kızım." Babamın ikazıyla daldığım düşünce okyanusundan çıktım, şimdi derin bir nefes alma zamanıydı. Giray' a baktığımda herkesin ayağa kalkmamı beklediğini fark ettim, Giray' la ayağa kalktık. Perihan elindeki kutuda kurdeleyle bağlı yüzüklerimizi getirdi. Giray kutudaki yüzüklerden küçük olanı aldığında sol yüzük parmağıma yüzüğü taktı. Gözlerimi yüzükten kaldırıp yüzüne baktım, gözlerim dolduğunda ağlamamak için kendimi zor tuttum. Başlarda Giray' ın da gözleri dolmuştu ancak onunkiler mutluluktandı. O beni seviyordu ben sevmiyordum.

Titreyen sağ elim kutuya gitti. Elime aldığım yüzüğü ilk kez görüyordum sahi yüzüğümü ben seçmemiştim. Giray' ın yüzüğü takmam için uzattığı eline baktım ardından başımı babama çevirdiğimde yüzünde hiçbir tepki yok, bu beni bir uçurumdan aşağı itmesi demekti. Kafamda şimşekler çaksada hava gayet iyiydi. Yüzüğü taktım... Derin bir alkış koptu.

Devrim elindeki gri makasla kameraların kadrajına girdi. "Çetiner' ler olarak Demirel' lerle birlikte olmaktan şeref duyuyoruz. Aramızdaki bağı dahada güçlendiriyor, gençleri daha fazla bekletmemek adına kurdeleyi kesiyorum." Şerit şeklindeki saten beyaz kurdelenin yanında inciler geçirilmiş kurdele bağladı bizi birbirimize. Şimdi araya girecek olan makas işi resmiyete dökecekti. Devrim arasını araladığı makasla kurdeleleri içine aldı, makasın ağzı kapanmak üzereyken siren sesleri duyuldu. Siren seslerini bastıran yüksek bir seste vardı. Başımı kaldırıp havaya baktığımda gözlerim şokla irileşti, yukarıda polislere ait bir helikopter vardı.

"Oktay Bey emniyet müdürlüğünden gelmişler efendim." Suat aralarında bir buçuk metre kadar mesafe olan polisi geçerek patronuna haber verdi. Polis babamı görünce elini uzattı, sıkılan avuçlarla polis kendini tanıttı. "Ben polis Alparslan Dilhun Ayverdi. Söyleyecek çok önemli şeylerim var isterseniz daha sakin bir yerde konuşalım." Adamın nazik teklifini babam bir saniye kadar düşündükten sonra reddetti. "Gerek yok burda söyleyebilirsiniz." Alparslan başını peki dercesine salladı. Konuşmaya başladığında Oktay' la olan konuşmalarını hepimiz duyuyorduk. "Bugün öğle saatlerinden itibaren bahçenizden yoğun sinyaller aldık. Bahçenizde bomba olduğuna dair." Aylardan kasım olmasına rağmen hava çokta soğuk değildi. Taki polisin cümlesine kadar şimdi ortam buz kesmişti. Herkesin şaşırdığını belli ettiği ifade farklıydı, kimisinin ağzı kimisinin gözleri açılmıştı, kaşları yükselen de vardı. Ağzım şaşkınlıkla aralanırken durumu idrak etmeye çalıştım.

"Bu imkansız bu evi üst düzey korumalar ve güvenlik kameralarıyla korunuyor, bunun ihtimali olanaksız." "Salim." Alparslan arkadaki polisi çağırdığında Salim' in elindeki kağıtları aldı. "Bakın sinyalleri aldığımız saat ve konum. Ayrıca arama ve bombaya müdahale etmeye yetkimiz olduğuna dair belgelerimiz de burda. İşimizi zorlaştırmayın." Babam, Alparslan' ın elindeki kâğıtlardan başını kaldırdı, inanmak istemiyor gibiydi. "Anlıyorum amacım zorluk çıkarmak da değil ancak bunun olması imkansız. Bugün nişanımız var bu yüzden korumların sayısı her zamankinden fazla, bombayı kim, ne zaman, nasıl yerleştirebilir?" Misafirler telaşla ayaklandıklarında kimisi annemle vedalaşıyor kimisi vedalaşmayı gerek görmüyor, nişan yerini terk ediyordu. Kaçışlarını görmek komikti, iyide ben neden bu kadar sakindim?.. Giray kolumdan tuttuğunda beni sürüklemeye başladı. Ayaklarımı zorlayarak olduğum yerde durdum, bana döndüğünde gözlerinde sinir ve endişe vardı. Endişesi banaydı peki ya siniri? Kontrolü bırakmaya karar verdiğimde o kadar hızlı yürüyordu ki ona yetişmeye çalışırken nerdeyse koşuyordum, beni eve soktu. Bizi birbirimize bağlayan kurdeleli yüzükten kurtulduğumda, onunki hâlâ parmağındaydı. Nişanlanmayacak olmanın verdiği rahatlıkla koltuğa oturduğumda bir güzel yayıldım. Bana inanamaz bakışlar attığında takım elbisesinin cebinden sigarasını çıkarıp yaktı. Evin içinde dönüp duruyordu, ciğerine çektiği zehri üflediğinde rahatlamış gibi kaslarını gevşetti. Aniden yanıma oturduğunda yüzüğü parmağıma takmaya çalıştı, güç uygulayarak izin vermedim ancak o fiziksel gücünü kullanarak denemekten vazgeçmiyordu. Elimi yumruk yaptığımda ağzındaki sigarasıyla gözlerimin içine bakıyordu. Gözlerindeki hırsa nazaran etkilenmişti, bu garibime giderken "Eşeğe benziyorsun." dedim. Oysa dudakları arasındaki sigarayı parmakları arasına aldığında dumanı diğer tarafa üfledi. Sigara dumanından rahatsız olduğumu bilmesine şaşırdım, gerçi o benim hakkımdaki çoğu şeyi biliyordu. "Çok güzelsin benim aksime..." Sigaradan aldığı derin nefesle yanakları içine çöktü. Ayağa kalkıp cama yaklaştı, karşısında cam arkasında ben vardım. "Bana nasip olmayacaksın diye ödüm kopuyor..."

Bakışlarımı yere çevirdiğimde üzüldüm. İkimizinde derdi başkaydı. "Ben de olacağım diye korkuyorum." Her ne kadar yüzünü görmesemde dağıldığını hissedebiliyordum. Koltuğa uzandığımda, koltuğun başına başımı yasladım, yastık falan yoktu başım acısada umursamadım. "Beni sevmene bir şey diyemem sonuçta kalbine söz geçiremezsin ama beni bir şeylere zorlayamazsın. Nişanlanma işini babanın kafasına sen soktun biliyorum, o da babamı zehirledi. Sen olma başkası olsun, ben genç yaşta nişanlanmak istemiyorum, evlenmek hiç istemiyorum..." Sözüm henüz bitmemişti ancak beni böldü. "Başkası olamaz sen benimle olmak zorundasın." Siniri sesinden belli olsada cümlesi beni güldürmeye yetti. Yüksek sesli kahkahayı parlatırken doğrulup oturur pozisyona geldim. Bana döndüğünde yüzündeki gergin ifade gitgide yumuşuyordu bense delirmiş gibi gülüyordum. "Çıldırmışsın." Yüzümdeki kahkahayı silen, tek taraflı tebessüme çeviren içeri giren ailemdi, en önde babam vardı. "Hadi kalk Mehir gidiyoruz." "Nereye baba?" "Üsküdar' daki evimize gidiyoruz, alacaklarını al çıkalım."

"Oktay Amca bizim nişan işi ne olacak?" Giray' ın cümlesiyle babam sabır diler gibi gözlerini yumdu. Merdivenleri çıkarken babamın sesini duydum. "Nişan işi sonraya kaldı oğlum. Skandallar bitsin diye gündeme bomba gibi düşecek haber vermeye çalışıyorum az daha bomba elimizde patlayacaktı tövbe yarabbim." Babamın sabır dilercesine sesi her zaman ki gibi öfke doluydu.

Odama girdiğimde telefonumu ve kulaklığımı aldım, mutluydum nişan olmayacaktı.

• • • •

Üsküdar' daki evimize geleli birkaç saat kadar olmuştu. Evde ki ilk işim ılık bir duşla rahatlamaktı ardından pijamalarımla yatağa uzandım. Kitaplarını heyecanla takip ettiğim bir yazarın, alıntılarını paylaştığı platformda geziniyordum.

"Peki vazgeçmek o nasıl oluyor? Vazgeçmeyle, terk etmenin arasındaki fark ne?" Huzursuzca dudaklarımı birbirine bastırdım. Elimdeki iki kiloluk poşetler ağırlaştı, yanına sıfırlar eklendi. "Terk eden karşısındakine bencildir. Vazgeçense kendine, acımaz kendine."

Yazarın gönderisini beğendiğimde ekranıma bir bildirim düştü, RessamınEskizDefteri' ne aitti.

"Polisleri görünce çok korktun mu?" (17.12)

Kaşlarım çatık, ekrana anlamaya çalışır gibi bakıyordum.

"Anlamadım?" (17.13)

"Bomba ihbarıyla gelenleri söylüyorum, hani nişanının iptal olmasına neden olanlar." (17.14)

"Şaşkınlıktan korktuğumu hissedemedim." (17.15)

"İyide sen nerden biliyorsun? Yoksa..." (17.16)

"Evet ben yaptım, mutlu oldun mu?" (17.17)

"Oldum ama sen... Nasıl?" (17.18)

Bana yardım edenin dün gece kapısını çaldığım Tanrı olduğunu zannediyordum. Ressamın küçük bir çocuk olduğunu düşünüp ondan ümidimi kesmiştim, oysa beni yanıltmıştı. Yüzümde ki gülümsemeye engel olamadım, keşke hep böyle yanılsaydım.

"Sistemi çökerttim ardından farklı bağlantılarla bomba varmış gibi gösterdim." (17.19)

"Suçunu internette konuşabiliyorsun, yakalanmaktan korkmuyor musun?" (17.20)

"Bağlantımızı kestim, konuşmalarımız şu an yalnızca senin ve benim aramda." (17.21)

"Peki ötmemden korkmuyor musun?" (17.22)

"Sanmam. Kendisine yardım eden birine zarar verecek biri gibi durmuyorsun. Öyle misin?" (17.23)

"Değilim. Teşekkür ederim sayende hayatımı mahvolmadan biraz daha yaşayacağım." (17.24)

"Rica ederim." (17.25)

Uzandığım yatağımda yastığım yatağın başlığına yaslıydı. Ben de başımı yastığa yaslamış telefonuma bakıyordum. Ondan mesaj beklerken nedense yüzümde ki gülümsemeye engel olamadım, durumu fark ettiğimde her ne kadar garibime gitsede kendimi toparladım. Birkaç dakika geçmesine rağmen yazmamıştı, bende yazmamıştım. Mesaj sekmesini silip kitap alıntılarına döndüğümde ekranıma bildirim düştü.

"Suyun da tuzlu olması komikti." (17.28)

Yatakta yan dönüp dirseklerimi yatağa bastırdım. Şimdi yatağa yüzüm dönüktü ve dirseklerimle üst vücudumu yukarda tutuyor, mesaj yazabiliyordum.

"Sen nerden biliyorsun? Yoksa davetliler arasında mıydın RessamınEskizDefteri?" (17.29)

"Olmayı çok isterdim ama ne yazıkki ablanın neredeyse doğumundan başlattığı canlı yayındaydım:D" (17.30)

Mesajını okumamla gülüşümü bastıramadım doğru söylüyordu, ablam nerdeyse tüm günü kayıt altına almıştı.

"Ahahahahahah" (17.31)

"Magazin sayfalarında olduğunuzu biliyor musun?" (17.32)

"Neyi paylaşmışlar? Babam polis olayından sonra muhabirlere görüntüleri yayımlatmaz." (17.33)

"O yayımlatmadı zaten ablan bir süre canlı yayını kapatmayı unutmuş, ordan ekran kaydı almışlar." (17.34)

"Ne manyak mı bu kız?" (17.35)

"Pek zeki olduğunu söyleyemem..." (17.36)

"Yinede ablama öyle söyleme." (17.37)

"Peki sustum." (17.38)

Mesajının sonunda eliyle ağzına fermuar çeken emoji vardı.

Cidden susmuştu, oysa ben ilk kez biriyle konuşmaktan bu kadar keyif alıyordum. Konuşmayı sürdürmek isterken yazıp yazmamak arasında kararsızdım. Parmaklarım ekranda dans etmek istiyor ama ne yazacağını bilmiyordu. Aklıma azıcık mantıklı bir bahane geldiğinde yazmaya koyuldum.

"Sahte ihbara kadar biliyorsun. Telefonuma falan girmezsin dimi?" (17.40)

"Yok ben özel hayata saygısı olan bir ressamım." (17.41)

"Ressam artı hacker." (17.42)

"Yok ahahahahah." (17.43)

"Hacker değilim. Sadece yardıma ihtiyacı olan birine yardım ettim, normalde böyle şeylerle uğraşmıyorum." (17.44)

Ressamlığı inkar etmiyorsun?" (17.45)

"Ee var bizde de bir şeyler."(17.46)

"Peki bana başta neden istek attın?" (17.47)

"Acaba?.." (17.48)

Mesajın arkasındaki gülüşü hissedebiliyordum.

"Ne acaba?" (17.49)

Çünkü ben de gülüyordum.

Bölüm sonu...

Her ne kadar benim kafamda belli olsada sizin düşüncelerinizi merak ediyorum, sizce Mehir kiminle olacak?

Kitaplarımla ilgili gelişmeler için sosyal medya hesaplarımı takip edebilirsiniz.

Instagram: nazanatees

Twitter: NazanAtes0