2. GEÇMİŞ KURSAKTAKİ GARİP TAT
Hoş geldin...
Sevgili okurum,
Bu kitabı sosyal medyada senin gözünden görmek beni mutlu eder.
Kitapla ilgili yaptığın her edit, video ya da paylaşımında beni etiketlersen;
beğeni yorum ve her türlü etkileşimle ben de sana destek olacağım.
Bu hikâye seninle daha çok kişiye ulaşsın istiyorum.🤍
“Gittin mi psikoloğa?” Cevahir’in sorusuyla başımı ona çevirip gülümsedim. “Gittim, biraz garip biri ama işinin ehli gibi görünüyor.” Sol kolumun arasındaki kitaplar düşecek gibi olduğunda boşta kalan elimden destek aldım. Travma Psikolojisi dersi bitmiş Cevahir ile fakültenin koridorlarından çıkışa doğru yürüyorduk.
“Garip? Nasıl garip? Sahte psikolog falan olmasın, haberlerde görüyoruz.” Telaşlı sesini duyduğumda başımı salladım ardından uzunluğu göğüs hizama gelen bal köpüğü saçlarım sallandı. “Yok, öyle değil. Duvara diplomasını asmış, gördüm.” Sağ elimin parmaklarıyla saçlarımı arkaya ittiğimde kulağımın arkasına sıkıştırdım.
“Bahsettiğim tuhaflık şöyle; adamın farklı bir ağırlığı var, bir gizemli havalarında… bilmiyorum artık.” Omuz silktiğimde Cevahir ile göz göze geldik, gözlerimi kaçırdığımda önümüzdeki durağa baktım. Bineceğim otobüs gelmişti, arkadaşımla sarılarak vedalaştığımda otobüse bindim.
Kartımı okuttuğumda çıkan bip sesiyle boş koltuklardan cam tarafındakine oturdum. Kulak üstü kulaklığım, kulaklarımın üzerini kapattığında sevdiğim şarkılardan birini açtım. Yanıma muhtemelen aynı okula gittiğimiz gençlerden biri oturdu, oğlanın kolu koluma değdiğinde rahatsızlıkla kolumu çektim.
• • • •
Herkül Atilla’nın odasının kapısını çaldığımda, aradan uzun bir süre geçmemişti ki kapı aralandı. Kapının ardındaki yerini almış beni görünce minik bir tebessüm etmişti. “Hoş geldin Feride.” Başımı salladım “Hoş buldum…” Sağ elini sıkmam için uzattığında başka şansım yoktu, sağ elimi kaldırdığımda tüm elini kavramaktansa parmaklarının ucunu sıktım. Gülümsediğimde gözlerimi kaçırarak içeri girdim. Çantamı koltuğa bıraktığımda montumu çıkardım ve çantamın yanına bıraktım. Üstümdeki kazağı düzelttiğimde koltuğa oturdum.
Herkül, yerine oturduğunda mor defterini araladı. “Nasılsın Feride?” Başımı ondan taraf çevirdiğimde gözleriyle gözlerim buluştu, “İyiyim, siz nasılsınız?” Başını salladı “Ben de iyiyim.”
“İlk gelişinde bana, psikoloji öğrencisi olduğunu söylemiş, birazda babandan bahsetmiştin hatırlıyor musun?” Babamın bahsinin geçmesi bile gözlerimin dolmasına yeterken dudaklarımı birbirine bastırdım. “Hatırlıyorum…”
“Kendinden bahsederken seni buraya getirenin ne olduğunu atlamıştın, yollarımızı ne kesiştirdi? Bundan bahsetmek ister misin?” Uzun soluklu nefesimi ağzımdan verdiğimde gözlerim yere odaklandı. “Ben aşamıyorum.” Dişlerim alt dudağımı ezdiğinde devam ettim “Küçükken…” Aralanmış ağzım geri kapandığında bir kez daha konuşmayı denedim ama kelimeler boğazımdan dökülmüyordu.
O bana tüm bunları yaparken bir saniye düşünmemişti ama ben senelerdir tüm bu düşünceleri başımdan defedemiyordum.
“Benden on yaş kadar büyük erkek bir kuzenim vardı.” Başımı kaldırıp Herkül’ün yüzüne baktığımda tüm odağını bana vermiş pürdikkat beni dinlediğini gördüm, başımı tekrar eğdiğimde anlatmaya devam ettim. “Kendisi son zamanlarda bizim evimize çok fazla girip çıkmaya başlamıştı, ilk zamanlar bundan memnundum çünkü annemin vardiyalı işinden dolayı artık evde yalnız kalmıyordum. Annem gelene kadar ödevlerime yardım ediyor, benimle oyunlar oynuyordu.” Ayaklarımı birbirine yaklaştırdığımda kambur durduğumu fark ettim, dik durmaya çalışarak duruşumu düzeltmeye çaba sarf ettim.
“Sonra…” Eski günleri hatırlamamla gözlerimde şimşekler çaktı. Bir anda on dört sene öncesine, yedi yaşıma döndüm. Her şey siyah-beyaz bir fonda zihnimde canlanmaya başladı…
“Sonra bir gün odamda üstümü değiştirirken aralık kapıdan bana bakan gözünü gördüm, irileşmiş kahverengi gözü tüylerimi diken diken etmişti.” Gözümden ılık bir yaş süzüldüğünde bu sadece başlangıçtı. Tacizlerin ardı arkası gözyaşlarım gibi kesintisizdi.
“Bir keresinde lavabodaydım, o zamanlar boyum kısaydı minyon bir çocuktum, kollarım musluğa zor yetişirdi.” Gülümsediğimde içim öyle buruktu ki, içim acıyordu. “Arkamdan banyoya girip güya bana yardım etmek amacıyla beni kucağına almıştı, ama garip gelen şeyler vardı. Elleri kalçamda ve belimde dolanıyordu. O an neler olduğunu kavrayamadığım gibi donup kalmıştım.”
Gözlerimden yaşlar adımın anlamını yaşatmak ister gibi yağmur gibi dökülüyordu.
“Rahatsız hissedişlerim olan biteni anneme söylemeye ittiği gün, yanıma gelip hissetmiş gibi beni tehdit etmişti.”
Flashback
İki yandan örülmüş saçlarım anlımı kapatan kâkülüm hariç başımda açık saç bırakmamıştı. Evimizde kırmızı ikili koltuğa okul formalarımla oturmuş Burak Abinin bizim için hazırladığı makarnayı bekliyordum. Tüm gün giydiğim forma beni rahatsız etsede üstümü değiştirmek için annemin işten gelip Burak Abinin gitmesini bekliyordum, bana bakarken neler düşünüyorsa gözlerinin altındaki niyet beni korkutuyordu.
“Feride, gel abicim yemek hazır.” Kendi evimde misafirmiş gibi parmak uçlarımda ürkek bir kuş gibi yürüyordum. Sessizce masaya oturduğumda kucağımda birleştirdiğim ellerimle oynamaya başladım. Tabağı önüme koyduğunda çatalımı burgulu makarnaya bastırdım. Bir lokma aldığımda usulca çiğnemeye başladım.
“Feride yüzüme bak.” Gözlerimi gözlerine çevirdiğimde irkildim ama yine de bakmayı sürdürdüm. “Benim bu evde olmamdan rahatsız gibi duruyorsun, doğru mu anladım?” Evet, haklıydı. Onunla, bırak aynı evde olmayı, aynı odada bile olmak istemiyordum. “Hayır… Niye rahatsız olayım ki?..” Dudaklarım büzüldüğünde gözümden birkaç damla yaş aktı, kendimi tutamamıştım. “Bilmem, benden rahatsız olmuşsun da annene söyleyecekmişsin gibi geldi.” Dudaklarımı birbirine bastırdığımda göz kapaklarım gözlerimi örttü, suçluymuş gibi gözlerimi kucağımdaki ellerime indirdim. “Bana bak!” Bakmak istemiyordum.
Dudaklarımdan bir hıçkırık süzüldüğünde küçük bedenimde bir sırrı gizlemeye çalışıyordum. Kolumu tuttuğunda sıktı, küçük bedenimi kolaylıkla sarstığında daha fazla canımı yakmaması adına gözlerine baktım. Kolumu bıraktığında yerine oturdu, az önce olanlar hiç yaşanmamış gibi rahatça yemeğinden iştahla büyük bir kaşık aldı. “Sümbül Teyzeye en ufak bir şey söylersen, onun işten kovulmasını sağlarım. Baban da yok,” Alayla dudakları yukarı çekildi.
“Annen para kazanamazsa bu evin kirasını nasıl öder(!)” Gözleri mutfağın duvarlarında gezindi. “Sokaklara düşersiniz be.” Güldüğünde oturduğum sandalyede küçüldükçe küçüldüm. “Annenin böbreklerinde taş var, evsiz bu soğukta sokakta kalırsa annen de ölür. Annenin ölmesini ister misin? Hemde senin yüzünden.” Gözlerimden yaşlar ardı arkası kesilmeyecek şekilde akarken ısrarla başımı sallıyordum. “Benim annem ölmeyecek hem hasta falan da değil.” Gülerek yüzüme yaklaştığında suratı iblis gibi gelmişti. “Nah! Hasta değil, dünyadan haberin yok senin kızım, annen seni üzmemek için senden saklıyor.”
“Annenin bir evi olursa ölmeyecek ama senin yüzünden evsiz kalırsa ölür, anlıyor musun beni?” Başımı salladığımda “Güzel. Git elini yüzünü yıka, ağlamadığında masaya dön. Ardından seninle bir oyun oynayacağız.”
“‘Sonra seninle oyun oynayacağız,’ dedi.” İçimde tutamadıklarım, uzun süre sonra bastırılmadığında kısa çığlıklara ve kesilen nefeslere dönüştü. Ciğerlerime yetmeyen oksijen başımın dönmesini tetiklerken artık koltukta değildim. Yerde dizlerim üzerine durmuş güç almak ister gibi önce yere daha sonra sol göğsüme tutundum. “Allah’ ım gücüm yetmiyor, yardım et.”
“Feride! Feride.” Atilla, yanıma çöktüğünde beni kollarımdan tuttu, sadece olduğu yerde benim sakinleşmemi beklerken ben kendimde değildim yine de geçmişten kopmaya başlamıştım. Saçlarım ter ve gözyaşıyla yanaklarıma, boynuma yapıştığında derin bir nefes verdim.
Karşımdaki bedenin yüzüne baktığımda Burak’ı gördüm. “Dokunma bana!” Sesim yükseldiğinde ellerini kollarımdan çekti. O an onun Herkül Atilla olduğunu fark ettim.
Doğrularak koltuğa oturduğumda ellerimle saçlarımı geriye aldım. Atilla, bir elinde mor kutuda peçeteler diğer elinde su şişesi uzattığında ikisi de aldım. Önce biraz suyla boğazımda oluşan düğümleri çözdüm ardından peçeteyle burnumdan akan gözyaşlarından kurtuldum.
“Lavabo var mı? Ellerimi yıkamak istiyorum.” Dudaklarımdan kopan fısıltı, Atilla’ nın kulaklarına ulaştığında “Paravanın arkasındaki lavaboyu kullanabilirsin.” Başımı salladığımda paravanın arkasına ilerledim. Musluğun karşısına geçtiğimde ellerime bol bol sabun sıktım ve soğuk su ellerimi yakıp geçerken ovaladım.
Duvara asılı olan aynadan yüzüme baktığımda gerçekten kötü görünüyordum. Peçetelikten birkaç peçeteyi aşağı çektiğimde ellerimi kuruladım.
Paravanın arkasından çıktığımda Atilla, mor defterine notlar yazıyordu. Usulca koltuğa oturduğumda başını bana çevirdi.
“Feride sana birkaç cümle söyleyeceğim bunları benimle tekrar eder misin?” Başımı güçlükle salladım.
Geçmişin yükü ağır gelmişti ne mecalim kalmıştı ne hâlim…
“Benim suçum değildi.” Başını beni ikna etmek ister gibi sallasada bunları ben de derslerde görüyordum.
Denemedim mi sanıyorsun?
“Benim suçum değildi.”
“Ben temizim. Yaşanan hiçbir şey beni kirletemez.”
“Ben temizim. Yaşanan hiçbir şey beni kirletemez.”
Ah, birde söylediğim cümlelere kendim de inanabilsem…
“Senden bunları sık sık tekrar etmeni istiyorum.” Başımı salladım.
Atilla, çekmecesini açtığında içinde bir sürü laviva çikolata vardı. “Bu belki etik değil ama…” Bir paketi bana uzatırken gülümsedi “Bir parça çikolata seni gülümsetebilir.” Sağ elim titrerken çikolatayı aldım. “Evet Feride, bugünlük bu kadar.” Çantamı omzuma geçirdiğimde montumu kolumun altına sıkıştırdım. Kapıya doğru ilerlediğimde kapının kolunu tuttum ardından başımı sağ omzumda döndürerek Atilla’ nın yüzüne baktım. “Staj teklifiniz hâlâ geçerli mi?” Kaşları havaya kalktığında memnuniyetle gülümsedi. “Geçerli,”
Başımı salladığımda gözlerimi, gözlerinden kaçırdım ardından önüme düşen saç tutamını kulağımın arkasına sıkıştırdım. “Güzel, sevindim.” Dudaklarımı birbirine bastırdığımda “Ne zaman başlayayım?” Sessizce sordum. Atilla, başını eğip kolundaki saate baktığında “Birazdan yeni bir görüşmem başlayacak. Kendini iyi hissediyorsan bugün ya da dilersen pazartesi başlayabilirsin.” Seçim hakkını tamamen bana bıraktığında dudaklarım kararsızlıkla tek taraflı çekildi. Psikolojiye gerçekten ilgim vardı, ona dair her türlü fırsatı değerlendirmek istiyordum. Bu beni daha fazla yormazdı. “Bugün başlayabilirim.”
Mor defterinin sayfalarını karıştırırken tüm ilgisi defterdeydi. “Tamam, bir ara bana ders programını verirsen gün ve saatleri ayarlarız.” Panikle ellerim çantamın içini kurcaladığında mor koltuğa oturdum. Çantamın içindeki telefonumu bulduğumda fotoğrafını çektiğim programı açtım. “Hafta içi Çarşamba günü hariç her gün dersim var. Bazı günler ders aralarım uzun o günlerde gel git yapabilirim.” Başını salladığında beni onayladı.
“Çarşamba günleri seans vermiyorum, bilgin olsun. O gün gelmene gerek yok.” Kaşlarım merakla çatıldığında ağzım aralandı “Niye ki?” Gözlerini defterden kaldırıp gözlerime diktiğinde “Kişisel tercihler, prensip,” sesi toktu. Gözlerimi kaçırdım.
Odanın kapısı çalındığında Atilla sandalyesinden kalktı. Kapıya doğru yürürken başını omzunda çevirerek kısa süreliğine bana baktı “Paravanın arkasından sandalye var, onu alıp benim sandalyemin arkasına oturabilirsin, sonra sana bir yer ayarlarız.” Başımı salladığımda çantamla paravanın arkasına koşuşturdum. Çantamı bıraktığımda bahsettiği sandalyeyi alıp söylediği yere koydum. Atilla, danışanına kapıyı açıp içeri buyur ettiğinde ben danışanı odaya buyur etmeye yetişememiş sadece olduğum yerde dikilmeyi sürdürmüştüm. Danışan mor koltuğa oturduğunda Atilla, sandalyesine yöneldi. O sırada yüzündeki mimiklerle bana sıkıntı olmadığı göstererek içimi rahatlattı.
Danışan oturduğu koltukta yere odaklanarak daldığında psikolog, parmaklarını birkaç kez danışana doğru şıklattı. Bu yöntem işe yaramadığında “Şebnem Hanım! Şebnem Hanım!” İsmini algıladığında daldığı yerden koparak Atilla’ nın yüzüne baktı. “Çok dalıyorsunuz, bana odaklanmaya çalışın lütfen.” Şebnem başıyla onayladı. “Yanınızdaki hanım kim?”
“Stajyer, henüz bugün çalışmaya başladı.” Dilim damağım kuruduğunda suyumu içmeye başladım. “İyi, ben de metresiniz sanmıştım.” Şaşkınlığın etkisiyle içtiğim su boğazımdan geçmediğinde ağzımdan bir fıskiye edasıyla püskürttüm. Atilla, eliyle ensesindeki su damlalarını sildiğinde arkasını dönüp bana kısa bir bakış attı.
“Evli değilim, ayrıca buraya benim değil sizin hayatınızı konuşmak için geldik, öyle değil mi?” Atilla, Şebnem’ den bir tepki beklesede alamadı çünkü o yine dalmıştı.
Atilla, iç çektiğinde “Eşim Faruk Bey ile tam yirmi üç sene önce tanıştık, dile kolay yirmi üç sene… O zamanlar üniversite dördüncü sınıftım, gönüllü staj için birçok yere başvurmuştum.” İç çektiğinde dalgın bakışlarının arkasında o günleri gördüğünü anladım.
“Birgün bir tanesinden beklediğim cevap geldi. Bir personele derdimi anlattığımda beni patronun odasına yönlendirmişti. Kapıdan girdiğim an, masasındaki dosyalardan başını kaldırmış bana bakmıştı. Ne o şirkete girdiğim günü ne de onu ilk gördüğüm anı unutamadım.” Elini sağ yanağına yasladığında dirseğini koltuğun başına bastırdı. “Patron çok yakışıklı bir adamdı benden beş yaş kadar büyüktü, ama bu aramızdaki çekimi ve yayılan dedikoduları bastırmadı. Aradan geçen aylar, bizi yakınlaştırdığında stajyer bir öğrenci olarak girdiğim şirkette patronun eşi olarak gireceğimi düşünmemiştim.”
Şebnem, yaşam öyküsünü bizimle paylaşsada bir süre sonra araya sessizlik girdi çünkü onun beyni anlattıklarını arka planda tekrar tekrar çalıyordu. Zayıf yüzünün dolgun sayılabilecek dudakları aralandığında “Evlendiğimizde avukatlığı bıraktım. Çocuk yapmak ve tüm enerjimi yuvama vermek istiyordum, önce bir kızımız oldu üç sene sonra da oğlumuz. Maddi, manevi hiçbir sıkıntı çekmiyorduk. Eşim de bana çok aşıktı, her hafta elinde çiçekle gelirdi. İlgisini ne çocuklarımın ne de benim üzerimden çekmezdi. Birgün tartıştık ama bu her evde olabilecek sıradan bir tartışmaydı. Sinirle evden çıktı, onu birkaç kez aradım çünkü öfkelendiğinde çok hızlı araba kullandığını biliyordum. Atilla Bey, kadınlar hisseder biliyor musunuz?” Sessizce başını salladı. “Ben de hissetmiştim...”
“O gece saat on bir sularında telefonum çaldı, arayan kişi hastane personeliydi. Eşimin trafik kazası geçirdiğini ve ameliyatta olduğunu söyledi. Apar topar hastaneye gittim, ameliyathanenin kapısında saatlerce bekledim, ama saatlerce… Güneş çoktan doğmuştu. İçerde birkaç ameliyat yapılıyordu, acil kadın hasta için kan aradıklarını anons ettiler, benimki uyuyordu. Kanımı hiç sorgulamadan verdim, içimden ‘Allah’ ım yaptığım yardımın suyu hürmeti uğruna eşimin canını bize bağışla,’ dediğimi hatırlıyorum.
Oturduğum turuncu hastane sandalyesinden artık sıkılmıştım, Faruk’ u alıp gitmek istiyordum. Ameliyathanenin sürmeli kapısı açıldı, içerden doktor çıktığında doğruldum ve karşısına dikildim ‘Eşim nasıl Doktor Bey?’ Dudaklarını birbirine bastırdığında ellerimle ağzımı kapattığımı hatırlıyorum. ‘Eşinizi maalesef kaybettik.’ Doktorun stabil sesiyle kurduğu yalnızca üç kelime olan cümle benim yirmi üç yılım, iki çocuğumun babasıydı. Sevdiğim adam, hayat arkadaşımdı.”
“Dünya benim için durmuştu. Başta idrak edemesemde doktor konuşmayı sürdürmüştü: ‘Ekipler olay mahaline geldiklerinde eşinizin solunumu çoktan durmuş, biz elimizden geleni yaptık, üzgünüm… Yanındaki kadın ve karnındaki bebekte vefat etti, başınız sağ olsun.’ Doktor yanımdan çekip giderken ağzım aralanmıştı.” Dışarıdan yüksek bir fren sesi duyulduğunda yere odaklanan gözleri sonuna kadar aralandı, hızla pencere kenarına koştu.
“Birine bir şey oldu? Nerde? Nerde!” Atilla, sakince ayağa kalktığında pencereden dışarı baktı, görünürde kimse yoktu. “Kimseye bir şey olmadı Şebnem Hanım, biz devam edelim.” Şebnem, düşmüş omuzlarıyla yerine oturduğunda bedeninin fazlasıyla zayıf olduğunu fark ettim.
“Daha kocamın ölümünü kabullenip yas tutamamışken arkadaş sandığım insanlardan, kocamın yanında oturan kadının, kocamın metresi olduğunu öğrendim. Şok oldum, kocamın ani ölümü, beni aldatması, dost kazıkları… Hepsi aynı anda geldi. Uyuyamadığım gecelerde ağlamak istedim, bunu çok fazla denedim ama başarılı olamadım. Birde o kan verdiğim kadın kimmiş biliyor musunuz?” Kocaman gözlerle bir bana bir psikoloğun gözlerine baktı “Kocamın metresi.”
“Peki bu sana ne hissettirdi?” Atilla pürdikkat danışanını dinliyordu.
“Aptalmışım gibi… Önce kocamın beni aldattığını görmeyecek kadar aşktan kör sonra aldattığı kadına kan verecek ve bunu yaparken kocamın yaşamasını dileyecek kadar aptal.”
“Aptal değilsiniz. Gençken sevip hayatınıza birini almışsınız, birinin hayatına karışmışsınız. İlişkiye sadık olmak veya olmamak kişinin karakteriyle ilgilidir yani bunda sizin bir suçunuz yok. Kendinizi yeter…“
“Son kez eşimi görmeye morga indiğimde o kadını gördüm. Ölmesine rağmen öyle güzeldi ki, ben eşimin yerinde olsam ben de aldatırdım.” Şebnem, psikoloğunun sözünü kesip lafa dalmıştı.
Şebnem’in gözleri masanın üzerindeki mor dosyaya odaklandığında “Düşünüyorum bazen… Kadın kadını yurdudur ama bu kadın, nasıl beni bilmesine rağmen böyle bir ilişkiyi kabul etmiş ki? Bizi bilmeme ihtimali yokluyor bazen zihnimi, ama sonra bu düşüncem uçup gidiyor, sosyal medyada magazinlerde sürekli boy gösterirdik, bilmemesine imkân yok.”
“Şebnem Hanım, anlattıklarınız gerçekten çok önemli ancak ben size yetersiz kalacağımı hissediyorum. Sizi bir psikiyatrist arkadaşıma yönlendireyim, kendisi işinde çok iyidir.” Şebnem, Atilla’ nın sözlerini anladığını belli edercesine başını salladı. Atilla, mor defterine bahsettiği psikiyatristin telefon numarasını yazdığında sayfayı koparıp Şebnem Hanım’a uzattı. Danışan odadan çıktığında Atilla ile birbirimizin yüzüne baktık.
💊
Duş kabinine girdiğimde suyu açtım sıcak su akmaya başladığında dizlerimi kendime çekerek yere oturdum.
“Annenin bir evi olursa ölmeyecek ama senin yüzünden evsiz kalırsa ölür, anlıyor musun beni?”
“Git elini yüzünü yıka, ağlamadığında masaya dön. Ardından seninle bir oyun oynayacağız.”
Yemeğim bitmesin diye yavaş yavaş yiyordum çünkü onunla oyun oynamak istemiyordum. “Kibarlık yapmayı bırak da biraz çabuk ye.” Sesini duymamla irkildim ama yeme hızımı sürdürdüm. Sandalyesinden kalktığında elimi tuttu ve hızlı adımlarla odaya girdi, yürümek bile istemediğim yere koşmak zorunda kaldım.
Elini eşofmanının üzerine koyduğunda kendini sıvazladı “Dokun.” Aynı şeyi benden yapmamı isteyince dayanamayarak ağlamaya başladım. “Annenin ölmesini ister misin?” Gözlerimi yumduğumda elimi uzattım…
Yumduğum gözlerimi bir anda açtığımda duş kabinin içindeydim. Derin bir nefes aldığımda mavi kutunun içindeki şampuanı avucuma bolca sıkıp ellerimi yıkadım.
• • • •
Islak saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdığımda hazırladığım Türk kahvesini masamın üzerine koydum. İlk yudumu içecekken aklıma gelen şeyle, doğruldum. Odama girdiğimde çantamdan Atilla’ nın bana verdiği çikolatayı aldım. Geri mutfağa döndüğümde çikolatanın paketini açtım ve bir ısırık aldım. Kahvemden bir yudum aldığımda Atilla haklıydı. Bu çikolata beni gerçekten gülümsetmişti.
Bölüm sonu...
Bu bölümü okurken seni en çok sarsan cümle hangisiydi?
Feride'nin yerinde olsaydın, susar mıydın yoksa konuşur muydun?
"Ben temizim. Yaşanan hiçbir şey beni kirletemez."
Bu cümle sende ne hissettirdi?
Sosyal medya hesaplarımı takip ederek yeni bölümlerden ve gelişmelerden ilk sen haberdar olabilirsin...
Instagram:nazanatees
x:NazanAtes0
Kendine çok iyi bak. Hoşça kal...
Paragraf 1
Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬
Yorum Yap