3. KIVILCIMI BAŞLATAN ÇAKMAK TAŞI
Selam...
Vote ve yorumlarınızı bekler, iyi okumalar dilerim...
“Sıcak bir şeyler alalım mı?” Devin’ in fısıltılı sesini duyduğumda başımla onayladım. Sandalyelerimizi arkaya iterken fazla ses çıkarmamaya çalıştık çünkü okulun kütüphanesindeydik. Önündeki kitaba eğilmiş fazla odaktan bizi bile duymayan Cevahir’ in kulağına yaklaştım “İçecek bir şeyler alacağız, gelecek misin?” Onayladığında parmaklarıyla alnını ovuşturdu, kapalı gözlerinin olduğu yüzü huzursuz görünüyordu.
Yanımıza geldiğinde kütüphanenin kapısına ilerledik, az ilerde minik bir kafe vardı.
Amfiye girdiğimde gözlerim, içerdeki insanları incelemek yerinde sadece boş bir yer aradı. Ne önlerde ne arkada, ortalarda ama dersi önemsediğimi gösterebilmek adına öne yakın.
Sıraya oturduğumda sırtımı duvara yasladım. Herkes ortaya doluşmuştu. Ben yine uçlardaydım çünkü onlar konuşurken ben dinler yalnızca analiz ederdim. Meraklı gözleri bedenimde hissederken ben bilhassa kimseye bakmıyordum. Herkes üniversiteye başlamanın heyecan ve korkusuyla yanına bir yoldaş, arkadaş arıyordu. Bu telaşlarına anlam veremezken onlar gibi bir derdim yoktu. Ben her zaman kalabalıktansa yalnızlığı tercih ederdim.
Çantamdan ajandamı çıkardığımda yukarıya bugünün tarihini attım.
13 Eylül 2023
Bir araştırma ödevi için kütüphanede kitapların arasındaydım. Uzun araştırmalarımın neticesinde neredeyse bitişe yaklaşmıştım, oturduğum sandalyeden gözlerimi; ilerde, yüksek rafta duran kitaba diktim. Gözlerim ışıldadığında rafa yaklaştım, kitap hayli yüksekteydi. Parmak uçlarımda yükseldiğimde var gücümle kitabı olduğu yerden çekip çıkarmaya çalışıyordum ama nafile…
Arkamda hissettiğim bir beden, uzun boyuyla benim ulaşamadığım kitabı kavrayabilmişti. Kitabı olduğu yerden çekip çıkartırken nefes alışverişlerini duyabiliyordum. Bedeni ne çok yakın ne de çok uzaktı. Üstelik erkeklerin temaslarından rahatsız olan bana, huzursuzluk vermemişti.
Bedenimi arkaya döndürdüğümde kitabı benim için yüksek raftan almıştı. Uzattığı kitabı aldığımda göğsüme bastırdım. Sırtımı rafa yasladığımda parlayan gözlerle gözlerine bakıyordum.
“Yardıma ihtiyacın olduğunda buradayım. Ayrıca üst dönemim istersen ödevinin kalanında sana yardım edebilirim.” Başımı salladığımda gülümsedi.
Kahramanım…
“Günaydın.” İçeri giren profesörle defteri kapattım.
Çoğunlukla ana karakteri ben olan birkaç sayfalık kısa hikâyeler yazmayı seviyordum. Ortam yani atmosfer devamlı değişirken değişmeyen bir şey vardı: bana yardım eden ana erkek karakter…
Bu karakterin bana yaklaşımı diğer tüm erkeklerden farklı olarak bana rahatsızlık vermeyecek ve bana yardım edecekti. Kendimi yetersiz ve korkak hissediyordum, bir kurtarıcıya ihtiyacım vardı.
“Ben Prof. Dr. Tanju Erkan. Bu dönem Psikolojiye Giriş dersini beraber işleyeceğiz.” Tahtanın önünde yürürken dönüp yürümeye devam etti. “Bu haftanız öğretmenleriniz ile tanışmayla geçer. Ben başlayayım sonra sizinle ilerleyelim. Adım Tanju Erkan, demiştim zaten. Bu okulda nasipse altıncı yılım olacak. Daha önce İstanbul Üniversitesi, Yıldız Teknik gibi yerlerde dersler verdim. Bugün buradayız, sizlerle. Bir de Karslıyım. Siz de kendinizi tanıtırken memleketlerinizi söyleyin, belki hemşerileriniz çıkar.”
Masasına ilerlediğinde pet şişeden biraz su içti, tekrar sınıfa döndüğünde “Üniversitenin ilk yılında yapılan arkadaşlar genelde dağılır ama belli de olmaz. Arkadaş edinmekten çekinmeyin.” Başıyla ön sırayı işaret ettiğinde mini otobiyografiler başladı.
Zaman aktıkça bilinmezlik kendini daha tanıdık yüzlere çevirdi.
“Cevahir Yıldırım, Eskişehir’ den geldim. Aslen Artvinliyim.” Tanju Hoca herkese sorduğu soruyu farklı bir biçimde tekrarladı: “Sen neden psikoloji seçtin peki? Diğerleri gibi iş imkânı ve benzeri gerekçelerden mi yoksa farklı planların mı vardı?”
“Ben insanlara yardım etmeyi seviyorum, hele çocuklara kıyamıyorum. Onların dünyasına girmeyi ve zihinlerinin nasıl çalıştığını öğrenmeyi istiyorum.”
Tanju Hoca memnuniyetle başını salladı “Çocuk psikolojisi üzerine eğileceksin yani?”
“Evet.” Cevahir’ in cıvıl cıvıl sesi, heyecanlandığının işaretiydi ama onunla pek ilgilenmediğim için bakmak istemedim.
Tanışmalar sürerken canım sıkılmıştı, dersin bir an önce bitmesini umuyordum.
Sıra bana geldiğinde boğazımı temizledim “Feride Saral. Memleketim Artvin’ den geldim.”
“Bir Artvinli daha vardı sanki…” Profesörün gözleri sınıfta dolandığında tek bir kişi elini kaldırdı. O Cevahir olmalıydı. O gün ilk kez gözlerimiz kesişti…
Açık kahve saçları beline doğru uzayan türden ve kıvır kıvırdı. Esmere çalan teni, zeytini andıran yeşil gözleri vardı. Bana gülümsediğinde gülümsedim.
Hiç ummadığım zamanda böyle tanışmıştık.
Devin, baristaya döndüğünde “Espresso,” dedi. Cevahir ve ben çay söylerken zihnim yine geçmişin filmini gösterime sunmaya başladı.
Cevahir ile Genel Psikoloji dersinden çıkmış, çantasını toplamaya başlayan Erkan Hocaya yetişmeye çalışıyorduk. “Hocam slaytların pdf’leri varmış, alabilir miyiz?”
Profesör gülümsediğinde çantasını sırtına geçirdi “Ben notları vermiyorum ki.”
Bizden sonra dersleri olan üst dönemin öğrenceleri amfiye erken gelmiş, Erkan Hoca’nın etrafını sarmışlardı. Az önce gelişen diyalogların şahitleri oldukları gibi içlerinden biri yardım teklifini sunmuştu. “Kızlar ben geçen sene slaytların özetini çıkarmıştım, isterseniz size atabilirim.”
Cevahir gülümsediğinde “Olur çok seviniriz.” Baş örtülü kız, arkadaşıma telefon numarasını verdiğinde amfiden çıktık. Fakültenin çıkışına ilerlediğimiz sırada yanımıza biri yaklaştı. “Notları bana da atabilir misiniz?” Kıza döndüğümüzde elini uzattı. “Ben Devin bu arada, Devin Arslan.”
“Cevahir Yıldırım.” Elini sıktığında Devin, kızıl saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı, ardından elini bana uzattı “Feride Saral.” Gözlerimi kaçırdım.
İçeceklerimizle boş bir masaya ilerlediğimizde cam tarafına oturdum. Çayımdan bir yudum aldığımda dilim yandı, yüzüm buruştuğunda çayı üşüyen ellerimi ısıtmak için avuçlarımın arasında tuttum.
“Akşam Ateş ile buluşacağız.” Devin’ in neyi kastettiğini anlasamda duymazdan geldim. “Feride.” Gözlerimi gözlerine diktiğimde yüzüne baktım. “Yekta da gelecek, seninle buluşmak için ısrar ediyor.” Başımı sallamamla midemin bulunması bir oldu. “İstemiyorum Devin. Niye ısrar ediyor ki?”
Yekta, Devin’ in sevgilisi Ateş’ in yakın arkadaşıydı. Bir seneye yakındır benimle tanışmak istiyordu ancak neden bilmiyorum, onu tanımak istemiyordum.
“Asıl sen niye tanımamakta bu kadar ısrarcısın, bir şans ver. Konuşun tanışın, kimyalarınız uyuşmazsa, bir daha görüşmezsin olur biter.”
Kolumu kaldırıp saate baktım. “Bugün kliniğe gideceğim olmaz.”
• • • •
Kırmızı tuşa bastığımda otobüs yavaşlamaya başladı, uygun bir yerde durduğunda araçtan inerek kaldırımda yürümeye başladım. Kablosuz kulaklıklarım kulağımdaki yerini aldığında yürüdüğüm yolda ilk gün ki bilinmezliğin yarattığı gerginlik yoktu.
Kapıyı ittiğimde sekreterle göz göze geldik, tebessüm ettiğimde sabit yüz ifadesini bozmadı. “İyi günler.”
“İyi günler Feride, bugün randevun yok. Atilla Bey ile görüştün mü?” Ajandalarını karıştırırken bana bakmıyordu yine de başımı salladım “Görüşmek için değil…” Fısıltılı sesimin ardından ağzımdan nefesimi verdiğimde niyetim kısık sesimi yükseltmekti. “Bir süredir burada stajyerim… Size söylememiş sanırsam.” Sağ eliyle anlını ovuşturduğunda gözlerini yumdu. “Tamamen aklımdan çıkmış, kusura bakma geç içeri lütfen.”
Derin bir nefesi ciğerlerimden uzaklaştırdığımda kapı kolunu indirdim. Psikolog ve danışan arasında etik kurallar gereği belirli bir mesafe olması gerekirdi ancak psikoloğumun ettiği teklifle ve benim bu teklifi kabul etmemle biz bu sınırı çoktan aşmıştık. Acaba biraz erken mi karar vermiştim?
İçeri girdiğimde ne görmeyi beklediğim yüzü görebildim ne de paravanın arkasından bir su sesi işittim. Anlaşılan Atilla henüz gelmemişti, onun masasına yaklaştığımda geçen oturduğum sandalyenin aynı yerinde olduğunu gördüm yalnız bu sefer masanın bir kısmı benim için ayrılmıştı. Boş masada bir masa isimliği iki unvan ve iki özel isim vardı…
Stajyer Öğrenci
Feride Saral
Sandalyeme oturduğumda kol çantamdan defterimi çıkardım ama kalemimi bir türlü bulamadım. Yüzümü buruşturduğumda masanın Atilla’ ya ait olan bölümüne baktım. Mor ambalajlı mavi tükenmez kalem vardı, kalemi aldığımda kâğıda bugünün tarihini atmak üzereydim ancak kapı bir anda açıldığında olduğum yerde sıçradım. Gelen Atilla’ydı.
Gözlerinden kısa bir şaşkınlık geçtiğinin farkındaydım ancak başımı çevirerek bakışlarımı defterime indirdim. Yandan, gözlerimin ucuyla ona baktığımda sırtı bana dönüktü ve portmantodan aldığı beyaz önlüğünü giyiyordu. Bakışlarımı bir kez daha defterime çevirdiğimde yazmak şu an için içimden gelmedi. Sayfa arasına kalemi bıraktığımda defterin kapağını kapattım.
Büyük sandalyesine oturduğunda tekerlekler hareket etti, sırtı bana dönük olsada başımı biraz öne eğerek defterini açtığını gördüm. “Masanı beğendin mi?” Başımı salladım ardından onun bunu fark edemeyeceğini hatırladım, ağzımı açacağım sırada “Beğendiysen güzel. Sana özel bir oda veremeyeceğim, burası çok gelişmiş bir klinik değil.”
Beni görmüyordu beğendiğimi nerden anlamıştı? Aklımın karışmasıyla kaşlarım çatıldı. Kurduğu cümlelere henüz cevap vermemiştim ki tekrar söze girdi. “Ebru, yeni danışanımız birazdan gelir.”
Çekmecesine eğildiğinde sağ eli gözlüğüne yeltendi ancak parmakları arasındaki gözlük düştü. Nezaketen gözlüğü almak için eğildiğimde o da eğilmişti, anlına düşen siyah saçlarının demir parmaklıkları ardından görünen yeşilleri, kahvelerimle buluştuğunda bedenime inme inmiş gibi hissettim. Kapıyı tıklatan bir elin sesi duyulduğunda doğruldum.
Ayağa kalktığımda Herkül Atilla’ da ayağa kalktı. Önümde, kapıya doğru yürürken peşinden ilerledim. Kapı açıldığında giren muhtemelen Ebru’ydu. Bizi görünce yüzünde minik bir şaşkınlığın uyanması daha önce hiç terapi geçmişi olmadığının kanıtıydı. Herkül Atilla elini Ebru’ya doğru uzattığında tokalaştılar ardından Ebru elini bu kez bana uzattığında titreyen elimi uzattım ve hafifçe sıktım.
Atilla’nın yerine doğru ilerlemesiyle peşinden sandalyeme doğru gittim.
“Mor koltuğa geçebilirsin.” Atilla’nın sözleriyle Ebru’nun kehribar gözleri koltuğu buldu. Koltuğa yaklaştığında büyük kol çantasından tek kullanımlık plastik bir eldiven çıkardı, eldiveni sol eline geçirdiğinde yine çantasından çamaşır suyu içeren temizlik mendili aldı.
Plastiğin sardığı eliyle koltuğun önce sırt kısmının geldiği tarafı ardından oturulan yeri sildiğinde sağ elinin işaret parmağını eldivenin lastikli kısmından geçirdi ve kirli mendili içine hapsederek bir top haline getirdi.
“Şunu dışardaki çöp konteynıra atayım, geliyorum.” Başıyla elindeki topu gösterdi. “Burada çöp var.” Psikolog, Ebru’ya elini uzattığında masasının altındaki çöp kovasını kastediyordu. “Ama o zaman mikroplar burada, benimle kalır. Ben iki dakika atıp geleyim.”
Psikolog, ellerini birbirine geçirdi ardından çenesini ellerine yasladı. “Tamam, atıp gel. Seni bekliyor olacağız.” Ebru’nun yüzünde kısa süren bir tebessüm uyandığında odadan ayrıldı. Psikolog, mor defterini aldığında elini masa üstü kalemliğinde götürdü. Elini üzerinde gezdirdi ancak kalemi bulamadığından olsa gerek başını defterden kaldırıp kalemliğe baktı. Dudakları aralandığında bana döndü “Mor kalem olacaktı, gördün mü Feride?”
Kaşlarım havaya kalktığında “Hayır Atilla Bey.”
Sıralı çekmecelerinden sonuncusunu açtı ve fazla olmasına rağmen içinden bir tane mor kalem aldı. Onu önce kalem kutunun içine koydu ve saniyeler sonra eline alarak not almaya başladı.
“Koltuğu silmeler… Kullanılmış mendille aynı ortamda bulunmak istememe… Obsesif kompulsif bozukluk olabilir mi?” Meraklı gözlerle ona baksamda bedenini bana döndürmedi. “Olabilir. Bir şey söylemek için henüz erken.” Masasının üzerindeki mor dosyalardan boş bir tanesini aldığında dolu dosyaların üzerine koydu ardından boş bir a4’ e iki kelime yazdı.
Ebru Talihli
“Burada olduğuna göre hayat, sana soyadın gibi davranmamış anlaşılan.” Herkül Atilla’nın kısık sesinin ardından Ebru bugün ikinci kez kapıdan girdi ve az önce steril ettiği koltuğa oturdu.
“Merhaba Herkül Atilla Bey, nasılsınız?” Ebru’nun alt dudağı titresede gözlerini Atilla’nın yüzünden çekmedi. “İyiyim, siz nasılsınız?” Başını sallarken göz kapakları gözlerini örttü “Ben de iyiyim, sağ olun.” Gözlerini bana çevirdiğinde ağzı aralandı fakat bu kısa sürdü, bakışları masa isimliğine kaydığında bana baktı ve dudakları gerildi “Siz nasılsınız Feride Hanım?” Gülümsedim “Teşekkürler.”
Araya sessizlik girdi çünkü kimseden çıt çıkmıyordu. Herkül Atilla bunu muhtemelen bilinçli yapıyordu, ben şu an konuşmak haddim değilmiş gibi hissederken Ebru’ dan niye ses gelmediğini bilmiyordum.
“Her şey on beş yaşındayken oldu. Sıradan isyankâr bir ergendim…”
“Odamda tek kişilik yatağıma sırtüstü bir şekilde uzanmış, kablolu kulak üstü kulaklığımdan metal bir parça dinliyordum. Dizlerimi yukarı çektiğimde ayak tabanlarım yorgana basıyordu, sağ ayağımla ritim tutmaya başlamıştım. ‘Ebru, marketten tavuk alır mısın kızım? Yemek yapıyorum.’ Mutfaktan bana seslenen annemi duymamla gözlerimi devirdim ve hiç düşünmeden telefonun ses tuşuna basarak desibeli artırdım.” Gözleri tavana bakarken sesi yumuşamıştı, bu o zamanlara nasıl özlem duyduğunun kanıtı gibiydi.
“Yatakla sırtımı ayırdığımda yüz üstü döndüm, kollarımı yorgana bastırdığımda üst bedenim havadaydı. Parmaklarımın arasındaki telefonla erkek arkadaşım Cem ile mesajlaşıyordum. ‘Kızım! Tavuk.’ Annemin yüksek sesi beni bir kez daha çağırınca tepemin tası artmıştı. Markete gitmek istemiyordum, tek isteğim odamda biraz daha müzik dinlemek ve arkadaşımla konuşmaktı.”
”Keşke öyle yapsaydım...”
Dolu gözleri önce Herkül Atilla’nın gözleriyle ardından benim gözlerimle buluştu. Sonra bu temastan hoşlanmamış gibi bakışlarını parkelere indirdi.
“Odamın kapısı aniden aralandığında irkilmiştim. Gelenin annem olduğunu görünce çatılan kaşlarım kirpiklerime değecekti. ‘Kapıyı niye çalmıyorsun Anne?’ Sesim hiç olmadığı kadar sitemliydi, daha sonra o ses tonu için o kadar azap çektim ki… ‘Kaç kere seslendim içerden, babanın gelmesine daha var, Muzaffer amcana git de yarım kilo tavuk göğsü al gel.’ Yüzümü buruşturdum ‘Anne of yaa!’”
“‘Anneye oflanmaz hadi.’ ’Tamam, üstüme bir şeyler giyeyim gidiyorum.’ Annem odadan çıktığında kendimi bıkkınlıkla yatağa bırakmıştım.”
Gözyaşı yanağından süzülüp aktığında sağ elini yüzüne yaklaştırdı ama yaş kadar hızlı olamamıştı, yaş bileklerinde biten uzun eteğine düşmüştü bile. Yüzünde çarpık bir gülümseme olduğunda dudakları titredi “Neyse. Gözyaşı sterildir zaten.” Gülmeye çalışsada bu yalnızca birkaç saniye sürdü.
“Çalışma masamın sandalyesine yaklaştığımda üzerinde yığınla duran kıyafetlerden lacivert bir kapşonluyu üzerime geçirdim ardından odadan ayrıldım. Kapıya çıktığımda çekecekle düz taban ayakkabılarımı giymeye başlamıştım annem bir kez daha içerden seslendi… ‘Ebru bekle kızım. Para vereyim.’”
“‘Param var.’ Annemin cevap vermesine fırsat vermeden markete yol aldım. Muzaffer Amcanın bakkalı evimize hayli yakındı, sadece tek bir şarkı dinleme hakkım olduğunu biliyordum, en sevdiğimi açıp yürümeye devam ettim.”
“Bakkala geldiğimde Muzaffer Amcanın yüzü raflara dönüktü. Elinde ıslanmış bir kuru mendille peynir paketinin üstünü sildi, başta sadece sızdıran bir paketi fark ettiğini düşünmüştüm ama bugün çok iyi anlıyorum ki o…”
Ebru’nun sözleri yarım kaldığında burnu akmıştı Herkül Atilla ona peçete uzattığında aldı. Yaşlarını ve burnunu sildiğinde dudaklarını birbirine bastırdı.
“Dondurucudan tavuk göğsünü aldığımda kasaya ilerledim, Muzaffer Amca bir elimdeki tavuğa bir benim yüzüme baktığında tereddütlü görünüyordu. Babamlar ev için alışveriş yapmak istediklerinde zincir marketler yerine mahalle esnafı kazansın isterdi, bu yüzünden biz o mahalleye taşındığımızdan beri Muzaffer Amca dışında kimseyle alışveriş yapmamıştık.”
“Vicdanı ile para sevgisinin arasında bir terazideydi, maddiyat ağır basmıştı tabii. Başlarda anlam veremediğim tereddüdüne sonradan bu kılıfı biçtim.”
“Ücreti ödediğimde bir an önce odama dönmek için hızlı hızlı yürüdüm, ayaklarım kırılsaydı da gidemeseydim…” Burnunu sildi.
“Kapıdan girdiğimde mutfağa ilerledim, tavuğu masaya bıraktığımda odama döndüm. Üstümdeki kapşonluyu kurtulmak ister gibi çıkardığımda yere fırlattım. Odamda, yatağımda vakit geçiriyordum, saatler birbirini kovalıyordu. Babam işten gelmiş, akşam yemeği vakti çoktan gelmişti.”
“Bilmiyorum fazla dalmışım, muhtemelen seslenerek beni yemeğe çağırmışlardır. Her akşam yaptıkları gibi...” Sesi titrediğinde alt dudağını ısırdı. “Kız kardeşim kapıyı açtığında ‘Abla yemek yiyeceğiz,’ demişti. Ben ise onu kovmuştum ‘Ben yemeyeceğim, size afiyet olsun.’ Sen bilirsin, diyerek kapıyı kapatmıştı. Oysa benim hiçbir şey bildiğim yoktu…”
“Gözlerime çöken uykuyla onları kapatmıştım, birkaç saat süren tatlı bir uykuyu bana bahşettiklerinde diğer tüm uykularımı gazaba çevrileceğinden bihaberdim.”
Sağ elini midesine götürdüğünde ıslak yüzü buruştu “Uykumu bölen öğürme sesleri öyle şiddetliydi ki, yatakta sıçramıştım. Yetersiz uyku ve kafamda soru işaretleriyle odamın kapısını açtığımda babam bir poşete istifra ediyordu.”
Gözlerinin kepenklerini indirdiğinde kısık bakışlarını yere, parkelere indirdi. “Annem kardeşimin kustuğu yeri temizliyordu ama onun da vücudu hâlsizdi.” Göğsü hızla kalkıp indi. “Kız kardeşim bayıldığında ev kıyamet yerine döndü… Herkes aynı amaçla farklı şeyler söylerken, arabayla hastaneye gitmeyi teklif eden babam bda yığıldı.”
“Annemin gözleri dehşetle büyüdüğünde hızla odama dönüp telefonumdan ambulansı aradım.” Gözlerimi yumduğunda zihnimde ambulans aracının kırmızı mavi ışıkları yüksek bir sesle yayıldı.
“O gece dört kişi hastane gittik ama ben tek başıma döndüm. Ailemle gittim, kimsesiz geldim.”
“Kimsesiz geldim derken… Büyük bir kayıp yaşamışsın gibi. Ailene ne oldu, anlatmak ister misin?”
Ebru usulca başını salladığında yanağından bir damla yaş süzüldü “Ailemi önce acile getirdiler sonra yoğun bakıma. Tek gecede hepsini kaybettim, akrabalarım geldi ve ani ölüm karşısında otopsi talep ettiler. Aradan bir ay geçtiğinde ölüm sebeplerinin yazdığı kâğıt avuçlarımdaydı.”
“Koca bir sayfaydı ama benim zihnime kazınan birkaç cümleden ibaretti.”
Alınan örneklerde Salmonella Enterica türü bakteri tespit edilmiştir.
Sonuç:
Ölümün; bakteriyel gıda zehirlenmesine bağlı çoklu organ yetmezliği sonucu meydana geldiği kanaatine varılmıştır.
“Bazen düşünüyordum da Doktor Bey, keşke ben de o tavuktan yeseydim. En azından içimdeki yangın söner, kül olurdu.”
“Ama ben de öldüm.” Herkül Atilla ile gözleri kesiştiğinde yutkundu “O gün içimdeki Ebru öldü sanki, yerine başkası geldi. Eski Ebru, o tavuğu alırken dikkatsiz davrandı ve sonuçlarını da ailesiyle ödedi. Artık hata yapmak istemiyorum hocam…” Gözlerinden yaşlar akarken dudaklarını birbirine bastırdı.
“Bazen küçük detaylara öyle önem vererek temizliyorum ki, saçma geliyor ama kendimi durduramıyorum.” Bedeni hıçkırığıyla kısa süreliğine sarsıldı “Yine hata yaparım korkusu geliyor, ya başkasının ya da kendi hayatıma zarar veririm diye endişeleniyorum.”
“Hocam…” Kısık sesi büyük bir haykırıştı aslında, ilk kez içini döküyordu. “Ben içimdeki vicdan azabını durduramıyorum. Yüreğime bir ateş düştü, asla sönmüyor, canımı yakıyor ama orda işte… Bana yardım edin, lütfen...”
Herkül Atilla dik duruşu ve ifadesiz yüzüyle sakince konuştu: “Sen zaten buraya gelerek ilk adımı attın Ebru, içinde yanan ateşi el birliği ile söndürürüz diyemem ama onu kontrol etmeyi birlikte öğreneceğiz.”
• • • •
Mor koltuğa oturduğumda sırtımı yasladım.
Ebru, kliniğin odasından ayrılalı biraz olmuştu. Yine de üzerimdeki etkisini atmam kolay olmadı, gözlerimi Atilla’nın masasına çevirdiğimde çoktan bu dünya ile bağlantımı kesmiştim.
“Çok büyük bir yük, fazla ağır…” Fısıltılı sesim dudaklarımdan süzüldüğünde bakışlarım önce gömleğinin sardığı yapılı vücuduna sonra yüzüne çıktı. Gözlerimiz birleştiğinde de kaçırdım zaten.
“Öyle.” A4 kâğıda hızlı hızlı bir şeyler yazdığında yazısını kesinlikle okuyamıyordum. “Başta Okb olabilir mi demiştin, bildin. Dördüncü sınıfa giden bir stajyer için gayet başarılı.” Aldığım övgü içimde heyecan uyandırırken bakışlarımı kaçırdım.
“Aferin sana.” Bakışlarımız buluştuğunda gülümsemeye çalıştım ama Ebru’nun durumu ve hayatına karşı öylesine üzüntü duyuyordum ki gülümseyemedim.
Atilla’nın yüzünde durumu anlamış gibi bir ifade vardı. Mor dosyayı şimdilik kapattığında çekmecesine koydu. “Kahve içmek ister misin?”
Dudaklarımı yaladığımda gülümsedim. “Olur.”
“Güzel.” Kalın sesi sessiz klinikte yayıldığında odadan çıktım. Geriye Atilla’nın ardından çektiği kapının tok tıkırtısı kaldı.
Bölüm sonu...
Bu bölümde sizi en çok hangi cümle etkiledi?
Eğer siz Ebru'nun yerinde olsaydınız, kendinizi affedebilir miydiniz?
Ebru gerçekten suçlu mu, yoksa sadece hayatta kalan olduğu için mi kendini suçluyor?
Sosyal medya hesaplarımı takip ederek kitaplarım ve yeni bölümler hakkında ilk siz haberdar olabilirsiniz.
Instagram:nazanatees
X:Nazanates0
Paragraf 1
Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬
Yorum Yap