4. KAPALI KAPILARIN ARDINDAKİ EVREN
Selam...
Bugün benim doğum günüm. On dokuz yaşına girerken size de bir hediye vermek istedim. Onun için bu bölüm adına hiçbir sayaç ya da hatırlatma koymadım. Sizleri seviyorum.
İyi okumalar diler, note ve yorumlarınızı beklerim.
Herkül, sağ elindeki siyah tükenmez kalemi masaya bıraktığında siyah deri defteri tek seferde kapattı. Başını defterden kaldırdığında bakışları karşısındaki soğuk gri duvarı buldu. Sol kolunu dirsekten büktüğünde gövdesine yaklaştırdı, bakışları gri saate kaydığında zaman gelmişti.
Çarşamba 21.00
Sandalyesini geriye ittiğinde masadan kalktı. Ayakları yere sağlam basarken odanın kapısındaydı, başını omzunda döndürerek arkasına bakmadı, sağ elini geriye uzattığında kapı kolunu kavradı ve hiç düşünmeden çekti.
Üzerindeki siyah takım elbise çok şık olmasına rağmen az sonra yapacaklarını düşündü ve rahat olmayı istedi. Adımlarını yatak odasına attığında sürmeli dolabından siyah kumaşı rahat bir pantolon ve gri vücuda oturan bir gömlek aldı. Üzerindekilerden kurtulduğunda az önce seçtiklerini giydi. Gömlek kaslı kollarını, karın kaslarını ve sıkı göğsünü belli ediyordu.
Odadan çıktığında ayakları halı olmayan yere değdi, çıplak tabanlarını soğuk yaktığında gözlerini kıstı ve dış kapıya yürümeyi sürdürdü. Çelik kapıyı direkt çektiğinde yüksek bir ses yayıldı. Yine de yürümeyi sürdürdü.
Önce şehir ışıklarından, büyük binalardan ve koca tabelalardan uzaklaştı. Şehirleşmenin azalmasıyla sesler de azaldı, gece dahada karardı. Ormanı gördüğünde gülümsedi ardından başını omuzlarında çevirerek etrafı kolaçan etti. Kimsecikler yoktu. Ormanın derinliklerine, daha önce defalarca geçtiği yolda ilerledi.
Gözleri, birkaç metre önündeki kapıyı gördüğünde adımlarını hızlandırdı. Kapı, kare biçimde toprakla bütünleşmiş haldeydi. Herkül, çömeldiğinde pas tuttuğundan kahverengi ve turuncu arasında gelgit yapan çekme kolunu kavradı, kapıyı açarken biraz doğruldu, içeri girdiğinde bütün parmaklarının tuttuğu kapıyı kapattı.
Merdivenlerden inmeye başladığında gördüğü tek şey karanlıktı.
Merdivenler bittiğinde seslendi.
“The Skyfallen.” Seslendiğinde beklediği yanıtı alamadı. Kaşları çatıldığında dudakları aralandı, onları diliyle ıslattı. “The Skyfallen!” Şeytani kıkırtıyı duyduğunda bu ses çağırdığı varlığa ait değildi.
“Sons of Fire…” Fısıltılı sesi dudaklarından ayrıldığında yanıt gecikmedi “Doğru bildin.” Bu sefer ses tonu fazlasıyla ciddiydi.
Herkül, gözlerini kırptı, açtığında karşısında Sons of Fire belirdi. Yüzü siyah bir maskeyle kaplıydı, yüzündeki tek canlı renk ateşe benzeyen turuncu gözleriydi. Başını bol bir şekilde saran siyah kumaş, tüm bedenini kaplar vaziyetteydi. Yalnızca görünür de olan siyah uzun tırnaklarıydı. “Beni çağırmadın ama geldim, cinayetlerini bensiz işleme Herkül.”
Sons of Fire, gizlenen iki varlıktan biriydi.
Herkül’ e yoldaşlık yapanın ismi, Marcus.
Çırpılan kanat sesleri duyulduğunda yüzünde bir tebessüm belirdi, başını omzunda çevirdiğinde gözleri aradı ama bulamadı. Somurtarak önüne döndüğünde gökten inen Martia, Herkül’ün önünde belirdi. “İşim vardı, ne sabırsız şeysin sen!”
Martia’nın sitemli sesi, Herkül’ ün yüzündeki tebessümün büyümesine neden oldu. “Ava çıkacağım, haber vermezsem darılırsın, haber vereyim dedim.” Sitemli sesin sahibinin yüzü gevşedi. Bembeyaz teninin yanakları toz pembenin en açık tonunu oluşturduğunda düz beyaz saçlarını savurdu.
“Martia’sız av. Ben de darılırdım, düşüncesi bile korkunç…” Marcus’un sahte bir endişeyle yoğurduğu sesi kulak zarlarından geçtiğinde Martia’nın kaşları çatıldı. “Düşünüyorum da Marcus. Sensiz bir cinayet…” “Sıkıcı olurdu değil mi?” Marcus araya girdiğinde Herkül, Martia’nın böyle düşünmediğine kesinlikle emindi.
“Bunu neden çağırdın ki?” Martia göz devirdiğinde kollarını göğsünde çaprazladı. “Ben çağırmadım.”
“Gökyüzünden inen meleğim ve sen iki bacaklı hayvan. Unutmayın ben olmasam iyi ve kötü dengeye gelemez, adalet yarım kalır. Bana muhtaçsınız.” Marcus’un rahat sesi, iki türe de hatırlatıcı olduğunda Herkül, boşa vakit harcamaktan sıkılmıştı.
Martia’nın beyaz kaşları bir kez daha çatıldığında açık mavi gözlerini kıstı. “Adaleti sağlamada sana ihtiyacımız olduğu gerçeği, bizi sana muhtaç kılmaz. Son of Fire’ den bir sürü tanıdığım var.”
“Hiçbiri bırak iki bacaklı bir hayvana yardım ettiğini bilmeyi, iletişimde olduğunu görse seni sürgün eder.” Düşünür gibi sesler çıkardı “Mars’tan başka gezegende yaşamaya uyum sağlaman birkaç yüzyıl sürer sanırım. Gidip yardım isteyebilirsin ama sonra yeni gezegenini Neptün falan seçme, soğuk ateşime iyi gelmiyor. Senin peşinden gelemem Sevgili kuzenim…” Sesi sonlara doğru duygusallaştı ama bu Marcus’un oyunlarından biriydi.
“Bana iki bacaklı hayvan demeyi kes.” Herkül yüzünü buruşturduğunda önce dudakları sonra gözleri aralandı. “Siz kuzen misiniz?” İlk kez duyduğu bilginin gerçekliğini sorgularken şaşkındı.
“Atalarımız yıllar önce iki tür arasındaki barışı sürdürmek adına evlilikler yaptı. Birçoğumuz meleziz.” Herkül’ün aksine Marcus’un sesi sakindi.
“O zaman The Skyfallen’in kanatları sende neden yok, ya da senin ateş gözlerin onda niye yok?” Başıyla Martia’yı işaret etti.
“Çünkü fıtrat değişmez iki bacaklı hayvan. Doğan ya Sons of Fire ya da The Skyfallen olarak Mars’ a gelir.”
Herkül’ün çenesi sertleşti. “Sana, bana öyle söyleme dedim.”
“Kurbanı söyleyecek misin? Yapacak işlerim var.” Herkül toplanış amaçlarını hatırladığında daha fazla vakit kaybetmek istemiyordu.
“Burak Demirhan Ankara. 31 yaşında iki çocuk babası.”
“Çocukları mı var? Çocukları olmasına rağmen yok etmekte kararlıysan suçu ağır demektir.” Martia düşünceli sesler çıkartırken çenesini kaşıdı. Soru sormamıştı ama tınısı vardı, yoğun bir merak yaşıyordu. Herkül, çocukların üzülmesini istemez, bundan hoşlanmazdı.
“Kuzenine tecavüz etmiş…” Herkül güçlükle yutkunduğunda yerdeki bakışlarını kaldırdı, çenesini sıktığında dişlerinin gıcırdaması duyuluyordu. “Üstelik o küçük bir çocukken.” Başını salladı “Boş ver ölmesi daha iyi olur.”
“Haklısın.” Martia fısıldadığında Herkül gözlerini onun gözlerine çevirdi, buzdan gözleri dolmuştu ama yüzünde hafif bir tebessüm vardı “Halledeceğiz,” der gibi.
Herkül, gözlerini Marcus’un yüzüne çevirdiğinde gözlerindeki ateş harlanmıştı. “O canavara hak ettiğini verelim.” Sesinde ateşi alevlendirilmek için atılan odunun çıtırtıları vardı, hırsı vardı.
Herkül kararlı bir ifadeyle başını salladı. “Adaleti sağlayalım.”
Herkül ve Marcus birbirine doğru adımlar attılar ve aradaki mesafe kapandı. Yüzleri karşı karşıya olduğunda Herkül’ ün anlında ter damlaları oluşmaya başladı ardından bu damlalar akmaya hazırlanmıştı ki Herkül, bir adım geri gidip koluyla anlını sildi.
Marcus, öfkeyle açılan mesafeyi kapatmak adına Herkül’ ün ensesini kavradı. Bu Herkül’ü hiddetlendirdi, tek bir hamleyle eli kendisinden uzaklaştırdı. Yüzünü bu kez kendi isteğiyle yakınlaştırdığında oluşan terleri önemsemedi.
Ateşin kırmızıya çalan yoğun turuncu gözleriyle mor gözler buluştu.
“Adalet yolu!” Herkül, birkaç saniye içinde mor bir tüye dönüştüğünde ağaçtan düşen bir yaprak gibi sallana sallana yere düştü.
Marcus eğilip tüyü aldığında onu Martia’nın beyaz kanatlarına taktı.
“Yarış yapalım mı?” Martia, duyduğu teklifin sahibine alayla gülümsedi. “Emin misin? Yerin dibinden gelecek olan sensin.”
“Toprak sayılır, çoğunlukla magmadayım.” Martia duyduklarını önemsemeden uçmaya hazırlandığında “Ateşin içinde olan benim ama sen daha ateşlisin.” Martia bu kez bıkkınlıkla başını salladığında arkasına bakmadan uçtu.
Marcus güldüğünde başını aşağı eğdi ve ayağının ucunu yere sürttü. Bedeni anında görünmez oldu çünkü o toprağın altında, yoldaydı.
Mars’ da yaşayan Martia, Marcus ve Dünya’ da yaşamını sürdüren şimdilerde mor bir tüy olan Herkül birkaç saniye içerisinde gri şehrin Kızılay adlı semtinde bir bara geldi. Marcus, barın içindeyken topraktan çıktı. Martia ise barın kapısındaki iki koca kel adama baktı, adamlar Martia’ya dönük olsa da onu göremezlerdi. Korumaların yarattıkları boşluklardan dikkatlice geçti.
Kuzenini gören Marcus, zarifçe elini tuttu ve dudaklarına götürdü. “Damsız almıyorlardı, onlara zaten bir meleğe sahip olduğumu söylediğimde etkilenmiş olmalılar.” Çapkınca gülümsediğinde Martia’nın kaşları havaya kalktı “Onlara Ateşoğulları soyundan geldiğini söylesen yeterince etkilenirlerdi doğrusu.”
Martia umursamaz bir ifadeyle kolunu arkaya kanadına uzattı, kanadının bükülmesine rağmen çevirdiğinde tek mor tüyü tutup çıkardı.
Tüy, tıpkı dönüşürken olduğu gibi sallana sallana yere düştü. Yerle temas ettiği an da Herkül tekrar bir insan formuna evrildi. Etraf kalabalıktı o yüzden bu sır üçü arasında kaldı. Boynunu iki tarafa da yaslayarak çıtlattığında yumduğu gözlerini açtı, ardından bakışlarını soldan başlayarak mekânda gezdirdi.
Hedef sağdaydı, bir bar taburesine oturmuş şarap içiyordu. Atilla onu gördüğünde keskin bakışlarını dikti. Yanına öfkeyle ve hızlı adımlarla ilerlerken ciğerlerine derin bir nefesi doldurdu çünkü öfke her zaman kaybettirirdi. Önemli olan öfkeyi nasıl yönettiğindi.
Herkül her şey sıradanmış, hiçbir şey olmamış gibi Burak’ ın yanındaki sandalyeye oturdu. Barmen, bir elindeki havluyla diğer elindeki viski bardağını kuruluyordu. Herkül’ e kaş göz işaretiyle ne istediğini sordu. Herkül kararsızmış gibi yanındaki erkeğin içeceğine baktı. Burak durumu anlamış olacaktı ki Herkül’ e akıl vermeye başladı “Şarap iç şarap.” Dili ve dudakları içmekten uyuşmuştu. Herkül’ ün yüzü alaylı bir ifadeyi aldığında başını salladı. “Hayır. Bugün şarabı sen içeceksin.” Barmene döndüğünde “Ben bira alayım.”
Burak, baştan aşağı Herkül’ ü süzdüğünde gözlerini kıstı “Yüzün tanıdık geldi ama çıkaramadım, barda olmasak senin şu çok bilmiş psikolog olduğunu düşüneceğim.” Sağ dirseği masadayken elinin parmaklarını kapattı ardından el ayasına şakağını yasladı. Gözleri içmekten baygınlaşmıştı, Herkül ile göz teması kurmakta zorlanıyordu.
Barmen buzlu birayı uzattığında sol eliyle bardağı kavradı ve dudaklarına götürerek birkaç yudum aldı. Dudakları tek taraflı çekildiğinde “Niye psikologlar bara gidemez mi?” Sesi alaylıydı.
Burak burnunu çektiğinde gömleğinin sardığı sol kolunu kaldırarak burnunu sildi. Herkül iğrenti duysada bunu karşı tarafa yansıtmadı. Burak devam etti “Yok gitme giderler de o Herkül Atilla Bey’in havasından yanından geçilmiyor, tenezzül edeceğini sanmıyorum.”
Burak cebinden bir sigara paketi çıkardığında bir el hareketiyle kapağını açtı ardından paketi çene hizasına getirdiğinde dudaklarıyla bir tane aldı. Paketi Herkül’ e uzattığında içinden bir tane aldı. Burak yine cebinden çıkardığı çakmakla önce kendininkini sonra Herkül’ünkini yaktı.
Herkül anlına düşen saçlarını sağ eliyle düzelttiğinde sol elini sigaraya götürdü ve derin bir nefes çekti, sigarayı ağzından uzaklaştırdığında çenesini sonuna kadar yukarı kaldırdı. Âdem elması tüm ayrıntılarıyla sahnedeyken dumanı sakince üfledi.
Başını indirdiğinde Burak’ ın gözlerinin içine bakarak derin bir yudum aldı. “Bu Herkül denilen adam senin canını fena sıkacağa benziyor.” Kısa süreli bir gülüşü cümlesinin sonuna nokta gibi koyduğunda Burak’ ın cevabıyla ilgilenmiyordu.
Burak güldü “Yok, o bana bir şey yapamaz.” Herkül’ün duydukları karşısında kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı. “Öyle mi?”
Burak sigaradan derin bir yudum aldığında yanakları içine çöktü, başını ağır ağır salladığında, Herkül cevabını zaten bildiği soruyu sordu. “Tedavin bitti mi?”
Burak bu kez başını sağ ve sola salladı “Bitmedi, ama adam çok kafa açıyordu. Gerek yok.” Herkül omuz silkti. “Sen bilirsin.”
22 Kasım 2023
Odanın kapısı çalındığında Herkül, ilk kez göreceği yeni danışanları için heyecanlıydı. Oturduğu yerden kalktı ve kapıya doğru yürüdü, onları karşılamak bir psikoloğun görevleri arasındaydı.
Kapı aralandığında içeri sarışın bir kadın ve hemen arkasında kumral bir adam girdi. Adam, Herkül Atilla’ dan önce elini uzattığında Herkül sıktı. Elini bu sefer kadına uzattığında kadın da uzattı, tokalaşacakken adam, sağ elini boğazına götürdü ve öksürdü. Bu hastalığın yarattığı bir rahatsızlık değildi, tamamen kıskançlığın getirdiği bir uyarıydı. Kadın elini geri çektiğinde utanmış ve öfkeli duruyordu. Herkül Atilla, şimdilik bunun üzerinde durmadı.
Psikolog, eliyle mor koltuğu gösterecekken adam bir kez daha ondan hızlı davranarak koltuğa yayıla yayıla oturdu. Kadın çekingen bir hâlde ayaktaydı. “Buyurun siz de.”
Hâl hatır fasılları bittiğinde kadın, çift terapisi istediğini eşinden boşanmak istemediğini ancak yersiz kıskançlıklarının onu boğduğunu ifade etmişti.
Demirhan çiftiyle yalnızca üç seans yapabilmişti, bir gün Nergis Hanım telefonda eşinin artık terapilere katılmayacağını üzülerek belirtmişti.
Herkül artık sıkılmaya başlamıştı. Başını Burak’ ın yüzüne yaklaştırdığında dişlerini sıkıyordu. Herkül’ ün mor harelerini gören Burak’ ın dudakları aralandı “Sen nesin lan!” Güçlükle yutkundu “İn misin cin misin?” Herkül sırıttı ve Burak’ ı manipüle edecek o kelimeler dudaklarından döküldü. “Ben senin Azrail’inim. Şimdi seninle güçlük çıkarmadan bu bardan çıkacağız. Anlaşıldı mı?” Nutku tutulmuş gibi Herkül’ ün gözlerine bakarken onun gücüne teslim olduğunun farkında bile değildi.
Bardan iki arkadaş gibi çıktıklarında boş bir sokağa yürüdüler. Martia ve Marcus da yanlarında yürüyordu.
Marcus sabırsızlıkla konuştu. “Hadi. Şunun işini bitir artık.” Herkül’ ün bakışları eski ve terk edilmiş bir evi bulduğunda mor harelerinin olduğu gözlerini kıstı. “Az kaldı.”
Bir baş hareketiyle Burak’ a “Düş önüme,” dediğinde Burak titreyen dizleriyle Herkül’ün dediğini yaptı. “Kiminle konuşuyorsun sen?” Burak’ ın titreyen alt ve üst çenesi dişlerini birbirine vuruyor, boş sokaktaki adımlardan sonra ikinci bir ses yaratıyordu. “Senin göremediklerinle.” Herkül’ün sesi net ve sakindi.
Burak yürüdüğü yolda bir an da arkasını dönüp kaçmaya çalıştı ama hemen dibinde beliren Herkül, gözlerinden yaşlar akmasına sebep oldu. “Bırak beni, gideyim lütfen.” Herkül, Burak’ ın yaşlı gözlerini gördüğünde bir an vicdanı devreye girdi.
Ama sonra… Odasında mor koltukta gözyaşı döken Feride’yi hatırladı. Onu karşısında öyle savunmasız bir şekilde gördüğünde elini uzatmak, yaşlarını silmek istemişti, ancak yapmadı, yapamadı.
Etik sınırlar vardı ve o bir psikolog, karşısındaki danışanıydı.
“Ömrü boyunca onun için yaptığım tek yardımın staj hizmetiyle sınırlı olduğunu zannedecek, oysa ben geçikmiş bir adaleti de sağlayacağım.” Diye düşündü Herkül.
Herkül sessizliğini sürdürünce Burak, Herkül’ ü atlatarak kaçmayı denedi.
Herkül, onu kolundan tutuğunda yalvaran gözlerle Herkül’ün yüzüne bakıyordu. Gözleri, mor gözlerle buluştuğunda güçlükle yutkundu.
Çaresizce Herkül’ün onun götürdüğü yere gidiyordu.
Evin önüne geldiklerinde Herkül, kolundan tuttuğu Burak’ ı yere itti. Burak yere oturduğunda bedenini kendine çekti ve Herkül’ün arkasında olan varlıkları görebilecekmiş gibi görmeye çalıştı.
Herkül kapı kolunu tuttu ve gözlerini yumdu. Odaklanmak ister gibi yüzünü buruşturdu.
Burak oturduğu yerden aniden kalktığında kaçmaya çalıştı, Marcus “Sen iflah olmazsın,” der gibi başını salladığında, Martia kanadından minik bir tüy kopardı, avucundaki tüyü Burak’ a üflediğinde Burak, dik duran bir tüy gibi olduğu yerde kaldı.
Herkül odaklanamadığında morali bozulmuş bir halde başını omzunda çevirdi ve Burak’ ı gördü. Olanları anlamıştı, ilk kez olmuyordu.
Bir kez daha kapı kolunu tuttuğunda gözlerini yumdu aradan birkaç saniye geçmişti ki, zihninde bir kilit sesi duyuldu.
Bu evin kilidi değildi, zihnindeki odanın kilidiydi.
Kapıyı ittiğinde sonuna kadar açıldı ve arkadaki duvara vurdu. Sesi duyduğunda Burak olduğu yerde sıçradı, gözleri irileşmişti.
Herkül, Burak’ ı yakasından tuttuğunda tüyün manyetik alanından kurtardı. Onu tek seferde kapıdan içeri savurduğunda “Gözlerin bu sefer bir çocuğa olan ihtirastan değil, başına geleceklerden irileşti, değil mi?” Burak’ ın gözleri sonuna kadar açıldığında kendini savunmak için ağzını açtı.
“Seni, ben öldüreceğim ve bunu zarar verdiğin Feride için zevkle yapacağım.” Dudakları kapandığında kısa bir an güldü. “Tüm bunlar o sürtüğün işi, değil mi?”
Herkül, Burak’ ın erkekliğine bir tekme savurduğunda Burak acıyla kıvrandı.
“Nasıl öleceğini sen belirledin Burak. Dünya gezegeninde yaptıklarına bakıyorum da… Pek iç açıcı gözükmüyor.” Herkül sahte bir üzüntüyle konuşuyordu “Çocuk istismarı, eşini aldatma…”
“Ne yaşattıysan aynı acıyı yaşayacaksın. Bunun için elimden geleni yapacağımdan şüphen olmasın.” Herkül’ ün sonlara doğru iyice kalınlaşan sesi bir diğer gücüydü. Arkasını dönmeden kolunu arkaya götürdüğünde kapıyı sertçe kapattı.
Geriye Burak’ ın çığlıkları kalmıştı. Kanı ve birkaç uzvu.
• • • •
Herkül, saatler sonra evin kapısını açtığında gömleğini dirseklerine kadar kıvırmıştı. Çıplak kollarında kan lekeleri vardı. “İşin bitti mi?”
Sakince başını salladı. “Güzel,” Marcus bir kez daha konuştuğunda Martia, kapıya yaklaştı ve içeriye baktı. Gördükleri karşısında gözleri kısılmıştı. “Fena benzetmişsin.”
“Herife baktıkça Feride’nin gözleri gözümün önünden gitmedi. Canını yakmak istedim. Feride’nin canını yaktığından daha fazla canını yakmak istedim.”
“İyi yapmışsın.” Marcus elini Herkül’ün omzuna koyduğunda destek olmaya çalışıyordu.
“Herkül kapıyı kapattığında kapı kolunu tuttu. Gözlerini açtığında oluşturduğu odayı, bu kez yok etmek için yumduğunda kapıda Martia ve Marcus’un ellerinden sol olanı vardı.
Kilit sesi üç zihinde de duyulduğunda birbirlerinin yüzlerine baktılar.
💊
Terapi odasının kapısını çaldığımda komutu beklemeden açtım. Önce başımı içeri sokup etrafı kolaçan ettiğimde masasında oturan Atilla ile göz göze geldik. Gözlerimi kaçırdığımda gülümsedim ve tamamen içeri girdim. “Günaydın.”
“Günaydın Feride.” Yüzünde güler bir ifade vardı. Dudaklarım hafifçe çekildiğinde gülmekte başarılı olamadı.
“Bugün eski danışanlarından biri mi, yoksa öyküsünü bilmediğimiz yeni biri mi gelecek?” Kol çantamı, masamda boş bir köşeye koyduğumda sandalyeme oturdum. Atilla’nın sırtı bana dönüktü, o bana bakmazken ona bakabilir, biraz inceleyebilirdim.
Siyah saçları epey gür görünüyordu. Bronz sayılabilecek teni, ensesinden belli oluyordu. Ensesinin sağ tarafında siyah küçük bir ben vardı. Gri gömleğinin yakası biraz kırışıktı. Bakışlarım aşağılara kaydığında geniş sırt…
Atilla bir an da bana döndüğünde gözlerim büyüdü. Onu süzdüğümü fark etmiş miydi?..
“Yeni sayılır. Ebru Talihli’yi hatırlıyor musun?” Başımla onayladığımda gözlerimi kaçırdım, yanaklarımda ısıyı hissedebiliyordum.
“Ebru gelecek,” Bakışlarını indirip sol kolundaki saate baktığında “Hatta gelmek üzeredir, birazdan burada olur.” Başımla onayladım.
“Vizelerin başladı mı?” Bakışlarımı gözlerine çevirdiğimde kahve gözlerim yeşilleriyle buluştu. “Hayır ama az kaldı.” Bal köpüğü saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım.
“İşine yarayacak ya da merak ettiğin kitap varsa kitaplıktan alabilirsin.”
“Teşekkür ederim.”
Kapı çaldığında Atilla, önüne döndü “Gir.” Gelen Ebru’ydu. İçeriye girdiğinde mor koltuğa baktı, derin bir iç çektiğinde çantasından plastik bir eldiven ve temizleme mendili çıkardı. Geçen seansta yaptığı temizleme ritüelini yapacaktı, Herkül Atilla’ da ben de sessizliğimizi koruduk.
“Ben mendili çöpe atıp geleyim.” Ebru’nun geçen seanstakine kıyasla sakin sesi biraz daha rahat olduğunun kanıtıydı. “Elbette, seni bekleriz.”
“Geçen seferkine kıyasla daha iyi görünmüyor mu?” Dayanamayarak düşüncelerimi Herkül Atilla ile paylaştım. “Evet, bu psikolog-danışan arasındaki güvenin zamanla inşa edildiğinin kanıtı. Daha iyi hissedişinin arkasındaki sebebin sadece bu olduğu düşünmüyorum. Büyük ihtimalle ilk kez sırlarını, sınırlarını açıyor, bunun getirdiği rahatlama da var.”
Ebru bu sefer daha uzun süre kalmak için geldiğinde koltuğa oturdu. Eskiye göre hafiflemiş görünüyordu.
“Öncelikle geçen haftalarda yaptığım bir şeyi sizinle paylaşmak istiyorum.” Ebru’nun heyecanlı sesinin arkasında yatan sebep içimi merakla doldurdu. “Evimin tozunu alırken genelde çamaşır suyu, karbonat ve sirke kullanırdım. Geçen gün su hazırladığımda çamaşır suyu koymadım ve bu beni rahatsız etmedi.” Herkül Atilla gülümsediğinde ona eşlik ettim.
“Kendini zorlamadan bir şey denemişsin ve bu seni rahatsız etmediği gibi heyecanlandırmış. Tebrik ediyorum Ebru, aferin sana.” Ebru gülümsediğinde bakışları terapistinin gömleğinin yakasına kaydı. Gülüşü söndüğünde dudaklarını konuşmak için aralandı ancak kapanması bir oldu.
Herkül Atilla’nın bakışları yakasını bulduğunda gözleri sonuna kadar aralandı.
Kan damlası vardı.
Sabaha karşı eve girdiğinde ne duş almaya ne de üstünü değiştirmeye fırsatı olmuştu, seansa geç kalma ihtimali prensiplerine aykırıydı.
Prensip uğruna yakalanmıştı ama pes edemezdi.
Bakışları Ebru’nun gözlerini bulduğunda normal davranmaya çalıştı. “Bu sadece meyve suyu.”
Ebru kol çantasını koluna geçirdiğinde ayağa kalktı “Anladım. Kız kardeşimin veli toplantısı vardı, gitmem gerek.”
Herkül Atilla’ da ayağa kalktığında “Seans tarihini ayarlarken toplantıdan bahsetmemiştin.” Saç diplerinde oluşan ter damlası sol şakağına, oradan aşağı doğru aktığında yutkundu.
“Dün haberim oldu.” Hızla odadan ayrıldığında Atilla hızla kapıya yürüdü ve gri kildi çevirdi. Hızlı hızlı nefes alıp verirken göğüs kafesi dolayısıyla sırtı da genişliyordu. Kapıya yumruk attığında oturduğum yerden fırladım.
Gömleğinin düğmelerini el çabukluğuyla hızlı hızlı çözdüğünde adımlarım geriye gitti. Sırtım paravanla buluştuğunda Atilla bana doğru geliyordu. Gözlerimi sıkı sıkı yumduğumda korkuyla beklemeye başladım.
O yanımdan hızla geçip gittiğinde vücudum titriyordu. Gözlerimi açtığımda derin bir nefes aldım. Paravanın arkasında muhtemelen lavaboda su sesi geliyordu ama bakmaya cesaret edemedim.
Kapı niye kilitliydi?
Atilla neden kilitlemişti?
Bana zarar verir miydi?
Musluğun kapanışını ardından adım seslerini duyduğumda kaçacak zamanımın olmadığının farkındaydım.
Atilla’nın masasının altına saklandığımda dizlerimi kendime çektim. Sağ elim ağzımı örterken çıt çıkarmamak için diğer elimle de üzerine bastırıyordum. Bal köpüğü saçlarım yüzüme doğru döküldüğünde nefes alışverişlerim daraldı.
“Feride?” Atilla’nın sorgular sesi beni aradığının işaretiydi. Gözlerim dolduğunda olduğum yerde daha da küçülmeye çalıştım. Odanın içinde adım sesleri sürerken masaya yaklaştı. Rugan ayakkabılarını ve kumaş pantolonunu görebiliyordum, tek yapabileceğim çaresizce gitmesini ummaktı.
“Feride neredesin?” Burak’ ın çatlayan sesi kulaklarımı doldurduğunda masanın altında biraz daha küçüldüm. “Git… Ne olur git…” Sesim düşüncelerime tercüman olduğunda elime ağzımı kapattım ardından bunun bir daha yaşanmaması adına diğer elimle destekledim.
Burak’ın adımları mutfağa doğru olduğunda hıçkırdım. O şimdi masanın önündeydi. Gözlerimin kadrajını mavi kot pantolon ve ev terlikleri doldurduğunda çaresizdim.
Aniden eğildiğinde göz göze geldik, yüzünde korkunç bir gülümseme vardı. Kollarımdan tuttuğunda beni masanın altından çekip çıkardı.
Gözlerimi açtığımda Atilla ordaydı.
Eğilmedi, beni çekip çıkarmadı.
Adım sesleri kısa bir süreliğine durduğunda kapıyı açtı. “Benden mi saklanıyorsun, geçmişinden mi?” Sözlerinin ardından kapı kapandığında zihnim sıfırlanmıştı sanki. Masanın altından çıktığımda odada yalnızdım. Sessizce yerime oturdum.
Atilla’yı henüz yeni tanıyordum, psikoloğumdu. Güven denilen şey zamanla oluşurdu. Bizim çok vaktimiz olmamıştı ama yaralarımı anlattığım, beraber sardığımız adam bana zarar verir miydi, vermezdi herhalde. Yine de güvenmekte zorlanıyordum, neticede en büyük darbe en yakınımdan gelmişti. Bir yabancıdan neden gelmesin ki?
Yine de ben onun gibi hissetmek istemezdim. Bir suçum yoktu ama onun da suçu yoktu.
Odaya girdiğinde gözlerimi ona diktim. “Özür dilerim.” Kuruması için peteğin üzerine bıraktığı gömleği giyinmeye başladı. Sol göğsünün biraz altında, kalbinin hizasında bir meleğin kanadını andıran bir tüy dövmesi vardı.
Son düğmeyi iliklemediğinde başını kaldırıp bana baktı. “Özür dilemene gerek yok, ama sana ne böyle hissettirdiyse bunu bana anlatmanı isterim.”
Derin bir nefes göğüs kafesimi doldurduğunda dudaklarım tek çizgi hâlini aldı. Konuşmak için dudaklarım aralandığında polis arabalarının siren sesleri duyuldu. Atilla gözlerini yumduğunda fısıldadı “Sen beni ihbar ettin ama ben yine de o Muzaffer’i ortadan kaldıracağım. Senin için değil Ebru. İnsanlık ve adalet için. Daha fazla masum ölmesin diye.”
Kaşlarım çatıldığında dayanamadım “Bir şey mi dediniz, duymadım?”
“Yo hayır.” Sakince yerine oturduğunda koltukta yayıldı “Polisler geldi, ben halledeceğim. Sen, sana soru sorulmadığı sürece konuşma. Onları atlatacağım bir an önce gitsinler.”
Kapı çalındığında ben polisleri beklerken sekreter hanım girdi. “Efendim polis karakolundan Sarp Bey gelmiş, sizi görmek istiyorlar.” Atilla, başını yana doğru eğdiğinde sessizce onayladı. “Buyursun bakalım.”
İçeri açık kumral, sarı denilebilecek saçları olan mavi gözlü muhtemelen Atilla’dan birkaç yaş büyük olan iri sayılabilecek bir adam girdi. Atilla’nın masasına doğru yaklaştığında Atilla ayağı kalktı. “Ben Polis Sarp Çetin.”
“Psikolog Herkül Atilla Ayhan.” Sağ elini uzattığında Sarp Bey’in kaşları havaya kalktı. Tokalaştılar.
Bakışları beni bulunduğunda bir tebessüm eşliğinde elini uzattı. “Siz…” “Stajyer öğrenciyim. Stajyer Feride Saral.” Uzatılan ele elimi uzattığımda yalnızca parmaklarını kavradım.
Atilla eliyle mor koltuğu işaret ettiğinde polis memuru oturdu. “Masa önündeki sandalyeleri yeniliyorum da aldıklarım henüz gelmedi.”
“Sorun yok.” Sarp’ın sesi sakindi. Onun merak ettiği odada neden sandalye olmadığı değil, onu buraya getiren ihbardı.
“Böyle de ben psikolog siz danışanmışsınız gibi oldu.” Atilla’nın stabil ama alttan alaylı sesi duyulduğunda bu görüşmeden haz almadığı belliydi.
“Peki Atilla Bey, lafı çok dolandırmayacağım. Bir ihbar üzerine buradayım.”
Atilla başını salladığında bu görüşmeye neden olan ihbarın gereksiz olduğunu odadaki herkese hissettirmişti. “Tahmin edeyim buraya gelmenize neden olan ihbarın sahibi Ebru Talihli.”
Sarp’ın gözlerinde bugün bir kez daha şaşkınlığı gördüğümde kendisi de bu durumu gizlemedi “Bunu nerden biliyorsunuz?”
Atilla’nın yüzünde alaylı bir gülümseme doğduğunda masada duran mor kalemi alıp avucunun içinde çevirdi. “Çünkü kendisi az önce bizimle olan seansını kardeşinin veli toplantısı bahane ederek iptal etti.”
“Evet gömleğinizin sol yakasında kan lekesi gördüğünü söylediğinde sizin solak olduğunuzu düşünmüştüm.” Gözleri Atilla’nın sağ elindeki kaleme kaydı ardından tekrar Atilla’nın yüzüne çevirdi. “Ama gömleğinizde ne kan lekesini ne de solak olduğunuzu görüyorum.”
Atilla gülümsediğinde kalemi masaya bıraktı “Ebru’da gördüğüm kompilasyonlar bir çeşit obsesif kompresif bozuklukla örtüşüyor. Kısaca bu rahatsızlıkta insanlar takıntılı düşüncelerle boğuşuyor, belli ki Ebru yanılmış. Doğrusu, asılsız ihbarı üzerine onda şizofreni olup olmadığını merak ettim.” Gözlerim büyüdüğünde başını sağ omzunda çevirerek bana baktı. “Sanırım bunu hiç öğrenemeyeceğiz.”
Polise döndüğünde tebessüm etti. “Sizi de buraya kadar yorduk.” Atilla sandalyesinden ayağı kalktığında misafirini geçirmeye hazırlanıyordu.
Sarp ayağa kalktığında “Burak Demirhan’ın kayıp olduğundan haberiniz var mı?” Dudaklarım aralanırken bakışlarım dondu. Kulaklarım merakla Atilla’nın vereceği cevabı bekliyordu.
“Kayıp mı?” Atilla’nın sorgular sesi odayı doldurduğunda Sarp, durgun bir ifadeyle başını salladı. “Evet, diğer kayıp olan insanlar gibi… Ondan geriye hiçbir iz yok.”
“Ne zaman oldu?”
“Dün akşam saatlerinde eşiyle tartışıp evden çıkmış, Nergis Hanım, Burak için kavgalarımız ne kadar büyük olursa olsun, sabah 7 demeden evde olduğunu söyledi. Kadıncağızda bu endişelendirmiş zaten.”
“Siz de Demirhan çiftiyle geçmişte terapi bağlantım olduğu için asılsız bir ihbara itham gösterdiniz.” Sarp ağzını açtığında Atilla konuşmasına izin vermedi “Bakın Polis Bey, sizin göreviniz insanların güvenliğini sağlamaksa benimki de zihinsel huzurlarını sağlamak. İkimiz de onların yararlarını gözetiyoruz. Bildiğim ne kadar şey varsa anlatmaya hazırım ama bunu bir şüpheli olarak değil, polislere bildikleriyle yardım eden bir psikolog olarak yapmak isterim.”
Sarp Bey mahcup görünüyordu “Haklısınız… Ben bildiklerinizden yararlanmak için sizi seve seve dinlerim Psikolog Bey.”
Atilla dolabından mor bir dosyayı çıkardığında başını bana çevirdi “İyi görünmüyorsun Feride, istersen dışarı çıkıp hava alabilirsin.” Başımı güçlükle salladım “Hayır, burada kalmak istiyorum.” Atilla’nın gözlerine bakarken gözlerimde kin vardı. Çocuklukta yaşadıklarımın acısı içimde büyük bir kin büyütmüştü.
Dosyayı masasında bıraktığında yerine oturdu. “Burak ve Nergis Demirhan. Dosya tarihi 22 Kasım 2023. Çiftin geliş sebebi, Nergis Hanım’ın Burak Bey’in yersiz kıskançlıklarından sıkılmış olması.” Dosyadan başını kaldırdığında Sarp Bey’ in yüzüne baktı. “Onlarla sadece üç seans yapabildim, ne yazık ki çift terapisini tamamlayamadık. Bu da tamamen Burak Bey’in isteği üzerine. İşinize yarayacaksa dosyaya size verebilirim. Benim arşivimde bir tane daha var nasıl olsa.”
Atilla bu sefer ayağa kalktığında misafirini uğurlamakta ısrarcıydı. Bunu Sarp Bey’de anladığında uzatılan dosyayı aldığı gibi ayağa kalktı. “Teşekkür ederim, benim için verimli bir görüşme oldu.”
Atilla başını biraz sola yatırdığında başıyla onayladı. “Yine beklerim ancak bu sefer çay içmeye.”
Polis tebessüm etiğinde bu durumdan hoşnut görünüyordu “İnşallah.” Kapıya yürüdüğünde çıkmak üzereydi ancak sağ omzunda dönerek tereddütlü bir ifadeyle Atilla’nın yüzüne baktı “Geceleri ormanda ne yapıyorsunuz?”
“Gündüzleri yoğunum, anca kafa dağıtıyorum. Siz gece ormana gittiğimi nerden biliyorsunuz?” Konuşma boyunca Atilla’nın sakin tuttuğu sesi, şu an da kırılmıştı. İlk kez sesinde şaşkınlığı duyuyordum.
Sarp derin bir nefesi ciğerlerinden uzaklaştırdığında önüne döndü. “Her çarşamba gecesi ormana giden birini görseniz, sizin de dikkatinizi çeker.” Odadan çıktı.
Mor defterinin sayfalarını karıştırırken tüm ilgisi defterdeydi. “Tamam, bir ara bana ders programını verirsen gün ve saatleri ayarlarız.” Panikle ellerim çantamın içini kurcaladığında mor koltuğa oturdum. Çantamın içindeki telefonumu bulduğumda fotoğrafını çektiğim programı açtım. “Hafta içi Çarşamba günü hariç her gün dersim var. Bazı günler ders aralarım uzun o günlerde gel git yapabilirim.” Başını salladığında beni onayladı.
“Çarşamba günleri seans vermiyorum, bilgin olsun. O gün gelmene gerek yok.” Kaşlarım merakla çatıldığında ağzım aralandı “Niye ki?” Gözlerini defterden kaldırıp gözlerime diktiğinde “Kişisel tercihler, prensip,” sesi toktu. Gözlerimi kaçırdım.
Atilla koltuğa oturduğunda derin bir nefes verdi ve dik tuttuğu omuzları düştü “Burak Demirhan kim biliyor musun?” Sesim buz gibiydi. Atilla bana döndüğünde yere bakan bakışlarımı kaldırıp gözlerine baktım. “Bana küçükken defalarca zarar veren kuzenim.”
“Peki kaybolması, en iyi ihtimalle diğer kaybolan insanlar gibi bulunamaması yani muhtemelen ölmesi. Sana ne hissettiriyor?”
“İçsel bir huzur…” Gözlerim dolduğunda çenemin yukarı kaldırdım. “Ben onu Artvin’ de bırakıp kaçtığımı zannederken o burada hemen yakınımda, Ankara’daymış. Kader bizi bu kadar yakınken tekrar bir araya getirmedi ya, ona çok seviniyorum.” Burnumu çektiğimde başımı sol omzuma yasladım gözlerim gözlerinin içine bakıyordu.
“O sana artık zarar veremez Feride. Sen ona karşı koyabilecek kadar büyüdün, artık daha güçlü bir genç kızsın.” Sırtımı sandalyeden ayırdığımda doğruldum “Ben neden öyle hissetmiyorum peki, neden hâlâ bir kurtarıcı kahraman peşindeyim?”
“Senin bir kahramana ihtiyacın yok. Sen kendi hayatının başrolüsün zaten, kendi ayakların yere sağlam basmadıkça hiç kimse sana yardım edemez, sen bile...” Gülümsediğinde yeşil gözlerinin içi gülüyordu. “Ayağa kalk Feride. Sen varlığını öyle güçlü haykır ki, seni duymayan kimse kalmasın.” Güç vermek ister gibi iki eliyle omuzlarımı kavradı “Bu süreçte kahramanın olamam belki ama ne zaman arkana ve yanına bakacak olursan her zaman yanında olacağım. Seni hep destekleyeceğim.”
Bölüm sonu...
Herkül'ün Taner' e yaklaşımı sizce adil miydi?
Marcus ve Martia'nın Herkül ile ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sizce bir sonraki hamle ne olacak?
The Skyfallen ve Sons of Fire arasında hangi tarafı tutardınız, neden?
Feride'nin hisleri sizde ne hissettirdi?
Siz olsanız gece ormana tek başınıza gider miydiniz?
Beni sosyal medya hesaplarımdan takip ederseniz, gelişmelerden ilk siz haberdar olursunuz. Hepinizi bekliyorum.
Instagram:nazanatees
x.NazanAtes0
Paragraf 1
Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬
Yorum Yap