0 %

5. BİZİ AYIRAN GERİ DÖNÜŞSÜZ YOLLARA ATILAN İLK ADIM

Yazı Boyutu
100%

Selam...

Vote ve yorumlarını bekler, iyi okumalar dilerim...

Yatak odasından ayrılmış, mutfağa doğru ilerlerken başımdaki saç havlusu düşecek gibi oldu; elimle biraz üzerine bastırdım. Televizyon kumandasının açma tuşuna bastığımda şarkı kanallarından birini açtım. Ocağın altını yaktığımda biraz su dolu olan demliği üzerine bıraktım. Kupaların olduğu rafı açtığımda bordo olana uzandım; çekip aldığım sıra da mor renkli kupa önce tezgâha, sonra yere çarparak kırıldı.

Gözlerim şaşkınlıkla büyüdüğünde dudaklarım gerildi Hay Allah…”

Sağlam kupayı tezgâha bıraktığımda eğildim ve büyük parçaları elimle topladım. Eski bir beze cam parçalarını koyduğumda dikkatlice çöpe attım; sokaktaki canların zarar görmesini istemezdim. Şarjlı el süpürgesiyle küçük parçaları çekmeye başladığımda makine durdu. Çatık kaşlarımla makineye baktığımda düğmesine bastım. Tekrar çalıştığında kalanları hallettim.

Bordo kupaya kurutulmuş birkaç menekşe çiçeği attığımda üzerine kaynayan suyu döktüm. Çayı masaya bıraktığımda sandalyelerden birine oturdum. Saçımdaki havluyu çıkardığımda nemli saçlarım yüzüme döküldü. Başımı eğdiğimde televizyondaki şarkı kesildi.

Sorgular bakışlarla televizyona baktığımda haber kanalı kendiliğinden açılmıştı; spikerin durgun yüz ifadesi, sıradaki haberin pek de iyi olmadığının kanıtıydı. Çayımdan bir yudum aldığımda bardağı avuçlarımdan ayırmadım.

“Araştırmacı gazeteci Burak Demirhan’ın kaybolmasının ardından neredeyse bir hafta geçti ancak kendisinden henüz bir haber alınamadı. Demirhan, son zamanlarda kaybolan insanlar hakkında bilgi toplamaya çalışıyordu; buna her ne sebep oluyorsa, duyanların aklına bir kelimeyi getiriyor: ‘Acaba?’”

Sağ elimi göğsüme bastırdığımda kesik kesik, hızlı solukları derinleştirmeye çalışıyordum. Ekran değiştiğinde gördüğüm kişi spiker değil, Burak Demirhan’ın eşiydi. Kocaman meraklı gözlerle izlemeyi sürdürdüğümde onu süzdüm. Dağılmış görünüyordu; göz altları morarmıştı.

“Burak için çok endişeliyim. Geçen zaman onu sağ bulma inancımı azaltırken en azından ölü bedenini bulmak istiyorum.” Burnunu çektiğinde gözlerini yumdu. O sırada usulca kamera kadrajına giren minik bir oğlan, annesinin bacağını tuttu. Meraklı gözlerle etrafa ve kameraya bakarken muhabirlerden biri onun boyuna ulaşmak için eğildi ve mor mikrofonu uzattı. “Bir şey söylemek ister misin, delikanlı?”

Oğlan dudaklarını birbirine bastırdığında ifadesiz bir yüzle bakıyordu. “Baba, neredesin?!” Bağırarak söylediği iki kelime, salondakilerin birbirine bakmalarına sebep oldu.

“Feride neredesin?” Burak’ ın çatlayan sesi kulaklarımı doldurduğunda masanın altında biraz daha küçüldüm. “Git… Ne olur git…” Sesim düşüncelerime tercüman olduğunda elime ağzımı kapattım ardından bunun bir daha yaşanmaması adına diğer elimle destekledim.

Burak’ın adımları mutfağa doğru olduğunda hıçkırdım. O şimdi masanın önündeydi. Gözlerimin kadrajına mavi kot pantolon ve ev terlikleri doldurduğunda çaresizdim.

Aniden eğildiğinde göz göze geldik, yüzünde korkunç bir gülümseme vardı. Kollarımdan tuttuğunda beni masanın altından çekip çıkardı.

Küçük bedenimi omzuna aldığında sarkan kollarım acıyordu. “Sen olsan beni korurdun, neredesin Baba?”

Sağ gözümden bir damla yaş süzülerek aktığında kupamın içine düştü. Ellerim titrerken çayı zar zor masaya bıraktım, ardından telefonumu aldım. Rehberimden Atilla’nın numarasını bulduğumda onu aradım; çalan telefonu kulağıma götürdüğümde cevap alamadım.

Bir kez daha aradığımda telesekreterin yanıtı değişmedi: “Aradığınız kişi şu anda meşgul.”

Ekranı kilitlediğimde kendiliğinden açıldı.

Çarşamba 21.00

“Geceleri ormanda ne yapıyorsunuz?”

“Gündüzleri yoğunum, anca kafa dağıtıyorum. Siz gece ormana gittiğimi nerden biliyorsunuz?” Konuşma boyunca Atilla’nın sakin tuttuğu sesi, şimdi kırılmıştı. İlk kez sesinde şaşkınlığı duyuyordum.

Sarp derin bir nefesi ciğerlerinden uzaklaştırdığında önüne döndü. “Her çarşamba gecesi ormana giden birini görseniz, sizin de dikkatinizi çeker.” Odadan çıktı.

“Tabii ya, orman…” Atilla bugün ormana giderdi; onu orada bulabilirdim.

Odama döndüğümde pijamalarımı eşofman takımıyla değiştirdim. Aynadan kendimi süzdüğümde saçlarımı fark ettim; kurutmamak beni hasta edebilirdi ama bunu önemsemedim. Onun yerine başıma bir bere geçirdim. Montumu giydiğimde kablolu kulaklığımı kulaklarıma yerleştirdim; evden çıktığımda kapı kolu elimden kaydı ve kapı sertçe kapandı. Anlık yüzümü buruşturduğumda omuz silktim, yürümeye devam ettim.

Kulaklıklarımda hüzünlü bir parça çalsa da hoşuma gitmişti; dayanamayarak sessizce mırıldandığımda gözlerimi huzurla kapattım. Başımı yukarı kaldırdığımda gözlerimi açtım, bir sürü yıldız vardı. Yıldızlar çok güzeldi, iyi hissettiriyordu bir kere. Onlara bakarken çok güvenli hissediyordum; keşke orada yaşayabilseydim…

Bakışlarım biraz sola kaydığında dolunayı gördüm. Üzerinde hiç bulut yoktu; çok iyi görünüyordu. Gözlerimi kıstığımda Ay’ın kraterlerini seçebiliyordum.

Gözüme sokulan ve dahası zihnime kazınan haberden uzaklaştıktan sonra koca bir evreni yaratan yaratıcının eserlerini görmek… Tüm bunlar beni yatıştırmıştı. Bir an için ormana neden geldiğimi bile unutmuştum.

Yüzümde bir tebessüm oluştuğunda başımı aşağı indirdim. Tam arkamı dönmüş, gidecekken onu gördüm. Onu…

Atilla’nın heybetli bedenini.

Altında siyah bol bir pantolon varken üstü tamamen çıplaktı. Bana sırtı dönüktü ve her geçen saniye benden bir adım daha uzaklaşıyordu. “Atilla.” Sesim bir fısıltıdan farksız dudaklarımdan döküldüğünde beni duymamıştı.

“Gündüzleri yoğunum, anca kafa dağıtıyorum.”

İyide nasıl kafa dağıtıyordu, bu soğukta üşümüyor muydu? Sessizce arkasından ilerlediğimde yürümeye devam etti.

Durduğunda başını sırayla omuzlarında çevirerek etrafı kolaçan etti. Bir adım ileri attığımda kurumuş bir dal parçası ses çıkardı. Atilla’nın buraya bakma ihtimali beni korkuttuğunda hemen yanımdaki ağacın arkasına sakladım. Çıkan ses, kaslarını germişti, dönüp de bakacağına emindim.

Bir kuş gelip kapı koluna konduğunda Atilla’nın kasları gevşedi, kuş uçup gökyüzüne karıştığında eğilerek kapı kolunu tuttu, çekip açtığında biraz doğruldu ve kapıdan içeri girdi. Bakışları fıldır fıldır etrafta dolandığında kapıyı ardından kapattı.

İlerlediğimde ayağım sendeledi, güçlükle yutkunduğumda kapıya yaklaştım. Açıp açmamak, içeri girmek veya geri dönmek arasında kaldığımda arkamı dönüp geldiğim yola baktım, çoktan yola çıkmıştım.

İki elimle kapı kolunu tuttuğumda fazla güç uygulayarak açtım, kapı hayli ağırdı. İçeri girdiğimde bir merdivenin en yüksek basamağındaydım, kapıyı dikkatlice kapattığımda sessiz adımlarla inmeye başladım.

Herkül, sol eliyle saçlarını arkaya ittiğinde gülüşünü duydum. “Muzaffer diye bir herif.” Bakışlarını bir noktaya dikmiş, oraya bakarak konuşuyordu.

“İyi saatte olsunlarla mı konuşuyor bu?” Sessizce konuştuğumda içimdeki endişeydi.

“Allah’ım psikolog diye bir kaçıkla mı çalışıyorum?”

“O şerefsizi öldürürken içimde hiç acıma olmayacak, zaten Ebru’ya çok sinirliyim.”

Öldürmek? Kimi öldüreceksin Herkül, sen şifacı değil misin?

“Bakın Polis Bey, sizin göreviniz insanların güvenliğini sağlamaksa benimki de zihinsel huzurlarını sağlamak. İkimiz de onların yararlarını gözetiyoruz. Yalancı. Hem yalancı hem kaçık.

Gözümden bir damla yaş düştüğünde Herkül’ e arkamı döndüm. İlerleyip onu arkamda bırakacağım sırada burnum kaşındı, yüzümü buruşturduğumda gözlerimi art arda kırptım.

Hayır, şimdi olmaz. Şu an olmaz…

Sessizce hapşırdığımda Herkül’ün duymasından endişeliydim. Başımdaki bere çekip alındığında bir fantastik filminde başrolmüşüm edasıyla usulca arkamı döndüm, burnum bir çift çıplak göğse değdiğinde çenem titremeye başladı, dolayısıyla birbirine çarpan dişlerimin sesleri tüm bu karanlığı doldurdu. Yüzümdeki dehşeti görmemek için kör olmak gerekirdi ya da taşlaşmış bir kalp.

Herkül sol işaret parmağını büktüğünde nazikçe çenemi yukarı kaldırdı. Gözleri gözlerimin içine bakarken gözleri yeşil değil mordu. Ağzıma kocaman bir çığlık dolduğunda onu özgür bırakmak üzereydim. Dudaklarım aralanmadan sol eliyle ağzımı örttü, sağ elinin işaret parmağını dudaklarına götürdüğünde bana bir ikaz bıraktı “Ştt bağırmak yok, sana açıklayacağım.”

Başımı salladığımda saç diplerimde oluşan ter damlaları perçemlerimin, şakaklarıma ve yanaklarıma yapışmasına neden oldu. Gözlerimin içine ruhumu görüyormuş gibi baktığında ağzımı örten elini indirdi. Bana geniş sırtını döndüğünde az önceki yerine ilerliyordu “Senin gözlerin neden mor?”

Anında yüzünü bana çevirdiğinde çenesini sıkıyordu, bu da yanaklarının içine çökmesine neden oldu. Yüzünü bir kez daha yüzüme yaklaştırdığında geri adım atmadım ama dik duruşum azaldı, bedenim Dünya üzerinde daha az yer kaplıyordu. “İstersen yeşil yapayım.” Cümlesinin ardından gözleri sahiden yeşile döndü. “İstersen mor.” Gözleri mora döndüğünde kaşlarını kaldırdı. “Sen nasıl istersen(!)” Omuz silkti.

“Bunu nasıl yaptın?” Sesimin titremesine rağmen cümlemi bitirebildim yine de ağzım aralık kalmıştı. “Benim söylememe gerek var mı Feride Hanım? Siz, dilerseniz bir dedektif edasıyla gizlice takip eder, mahzenime izinsiz girer, üstüne üstlük bir de sorguya çekersiniz.” Başımı salladım “Ben seni gizlice takip etmedim.” Benim de sesim yükselmeye başlamıştı.

“Olur mu? Polisin her çarşamba gecesi ormana gittiğimi söylemesi üzerine senin de çarşamba günü ormana gidesin gelmiş, üstelik gelmişken yanıma da uğramışsın.” Tüm cesaretim ve özgüvenim dudaklarından dökülen cümlelerle yerle bir olurken sessizce ona hak verdim.

Ama o… Muzaffer’ i öldürmekten bahsediyordu. Üstelik ondan kuşkulandığımdan bahsediyordu, düşündüm de ona hak vermiyordum.

“Ben senden şüphelenmiyordum.”

“Dum…” Kaşları havaya kalkarken inanamaz, inatçı gözlerle gözlerime bakıyordu. Aynı şekilde inatlaştığımda çenemi yukarı kaldırdım. “Evet, eskiden şüphelenmiyordum. Buraya gelirken kendimi kötü hissettiğim için seni bulma ümidiyle gelmiştim. Ama sen aklını kaçırmış gibi boşluğa bakarak birini öldüreceğini bahsediyorsun.” Sonlara doğru sesim kısılmış, gözlerimden yaşlar süzülmüştü. Her ne kadar güçlü görünmeye çalışsamda ben duygusal bir insandım, gücüm bu kadardı.

“Kendini niye kötü hissediyordun?” Az önceki hiddetli halinden eser yoktu, sesi yumuşamıştı.

Yorgunlukla omuzlarım düştüğünde Herkül beni üzmüştü ama ona sığınmak, beni nasıl üzdüğünü ona anlatmak istiyordum.

“Ben evimdeydim, duş almıştım sadece isteğim menekşe çayı içip müzik dinlemekti ama önce bardağım kırıldı sonra televizyon kanalı kendiliğinden değişti. Açılan haber kanalında Burak’ın eşi ve oğlu vardı…”

Herkül anlında oluşan terleri koluyla sildiğinde ofladı. “Devam et, onları görmek sana ne hissettirdi?” Elleri omuzlarımı kavradı.

“Hissetmekten ziyade beni perişan etti. Oğlan babasının nerde olduğunu soruyordu, tıpkı bir zamanlar benim sorduğum gibi… Benim yokluğunda onu aramam gibi…”

“Sana kendi çocukluğunu hatırlattı yani.” Gözlerime uzun uzun baktığında burukça gülümsedim “Sadece kötü anıları.”

“Ne dedin?” Herkül, sol gözünü biraz kısmış, başını sol omzuna doğru eğmişti. Mor gözleri etrafta gezindiğinde “Kiminle konuşuyorsun yoksa Ebru’ya derken sen mi hastalık kaptın Herkül?”

Bir anda bembeyaz bir melek ve maskeli, şeytana benzer bir varlık gördüğümde gözlerim yuvalarını zorladı. Herkül’ün arkasına saklandığımda koluna tutundum “Melek ve Şeytan!”

“Yani teorik olarak doğru sayılmaz. Biz farklı türleriz.” Siyah rengine bürünmüş maskeli konuştuğunda sesinde bile ateşin közleri vardı. “Nasıl yani?” Kalbim göğsümü delip çıkmak ister gibi atarken Herkül bunu hissedebildiğine emindim.

“Ben The Skyfallen’den Martia.” Onu baştan aşağı süzdüğümde kar beyazı bir teni, kocaman beyaz kanatları ve yine beyaz saçları vardı.

“Ben de…” Maskeli kendini tanıtmaya kalktığında buna ara verdi. Uzun siyah tırnaklarının olduğu elini kaldırdığında yumruğa benzer bir hareket yaptı ve döndürdü. O sırada maskeliye benzeyen ama onun daha küçük versiyonu göründü. “İşte şimdi tüm parçalar yerine oturdu.”

“Ben Marcus. Sons of Fire’lerdenim. Tüm planlarını altüst eden, bardağının kırılmasına ve televizyon kanalının değişmesine sebep olan Marcellus’un abisiyim.” Ağzından sıkıntılı dolu bir nefes verdiğinde başını salladı “Ben de burası niye bu kadar sıcak oldu diyorum, meğer benden bir tane daha varmış.” Marcus’un bitkin ama umursamaz sesi, kardeşinin yaramazlıkları ile ilk kez karşılaşmadığının kanıtıydı.

“Sen neden Feride’nin Herkül’ü öğrenmesini istedin?” Marcellus, abisi kadar sakin durmuyordu. Turuncu gözlerinde yoğun ateşin koyu kızıllığı vardı. “Siz bir insana yardım ediyorsunuz! Onlarla iletişim kurmamız yasak, diğerleri öğrenirlerse ne olur, biliyor musun?” Yüzünü abisini yüzüne yaklaştırdığında gözlerini kin kapladı.

“Sürgün ediliriz.” Marcus ve Marcellus’un farklı tonlardaki benzer sesleri aynı anda, aynı şeyi söylediklerinde küçük kardeş alayla gülümsedi. “Bir insana neden yardım ediyorsunuz?” Marcus’un bakışları durgunlaştığında çenesini kaldırdı. “Kâinatta yedi varlık olsada insandan zalimi yok da ondan.”

“Hem sen ona yardım ettiğimizi nerden biliyorsun?”

“Uzun zamandır sizi takip ediyorum, şu geçen ki adamın adı neydi?” Düşünür nidalar dudaklarından döküldüğünde devam etti “Ha Burak Demirhan’ı yok ettiğiniz günden beri…” Marcellus’un umursamaz sesini duyduğumda olduğum yerden, Herkül’ün arkasından çıktım.

Dudaklarım aralıkken büyümüş gözlerle önce Martia’nın daha sonra Marcus’un ve Marcellus’un yüzüne baktım. Bakışlarım en son Herkül’ün yüzünü bulduğunda gözüm daha önce ezberlediği yollardan bir damla daha uğurladı. “Ben sana güvenmeyi seçmiştim, güvenmeye başlamıştım…” Alt dudağım üst dudağımın üzerine geçtiğinde bir adım geri attım. Bana doğru bir adım attığında başımı salladım “Gelme. Sakın bir daha yakınında olmama müsaade etme.”

Bir adımı daha geriye attığımda bu sefer aramızdaki mesafeyi kapatmadı. “Sen, insanlara tam güvenmeye başlarken, neden şimdiye kadar güvenmediğimin kanıtısın Herkül…” Dolu gözlerimi tavana çevirdiğimde güçlükle yutkundum, bu canımı yaktı.

Arkamı döndüğümde kapıya kadar koşacaktım, güvenimin yıkıldığı bu alanda, bir dakika daha durmak istemiyordum.

Omzuma bir el dokunduğunu elini çekmesi için bekledim, çekmeyince önce başımı ardından bedenimi çevirdim. Karşımdaki Martia, sol eliyle sağ kolumu tutuyordu. Yorgun gözlerle gözlerine baktığımda saçlarımı sevmeye başladı. Gözlerimi daha fazla açık tutamadığımda sakince yumdum.

Yük, sadece gözlerime değil, üstüme de binmişti. Zihnim, bir girdaptı ve bedenim çoktan onun kasvetine kapılmıştı, yorulmuştum. Bu yorgunluk bana fazlaydı, yeterliydi…

Gözlerimi açtığımda yumuşak bir zeminin üzerinde, yatağımdaydım. Doğrulduğumda oturur pozisyona geldim, aklım karışmıştı.

Şimdi yatağımdaysam tüm o gördüklerim?..

Bakışlarım üzerimdeki kıyafetlere kaydığında o gece giydiklerim üzerimdeydi, demek ki gördüklerim tahayyül ya da hülya hiç değildi.

Elimi montumun cebine attığımda telefonumu çıkardım. Gece yarısını geçmiş, ertesi güne girmiştik hatta neredeyse gün bitmek üzereydi. Atilla’dan iki arama vardı, ikisi de cevapsız kalmıştı. Baş parmağım havada asılı kalırken numaranın üzerine tıklayasım gelmedi.

Belki de yollar ayrılmışken bitirmek en mantıklısıydı. Bir daha ona ne seans için ne de çalışmak için giymeyecektim. Buraya kadarmış, gündüz insanları tedavi eden geceleri ise yok eden katil bir psikoloğun hiçbir şeyi olmayacağım.

Peki canım neden yanıyor?..

Alıştığım için sanırsam ya da her şey üst üste geldiği içindir. Sebebi her ne olursa olsun yataktan kalkıp güne başlayacak hâlim yoktu, sadece uzanmak istiyordum. Montumun fermuarını yavaşça indirdiğimde üzerimden çıkardım ve yere bıraktım. Başımı usulca yastığa koyduğumda dudaklarımın kuruluğu canımı sıkmıştı.

Montu çıkarırken eşofman takımımın üstü, yukarı kıvrılmış göbek deliğimi açıkta bırakmıştı. Bu rahatsız hissettiriyordu, kolumu kaldırıp üstümü düzeltmek zihnimden geçerken kolum kalkmadı. Tekrar denediğimde kolumu kaldırmaya gücüm yoktu. Vücudumdan güç, yirmi bir gramımla beraber gitmişti.

💊

10 Gün sonra…

Yorganın içindeki bedenim ateş gibiydi, fazlasıyla sıcak hissetsemde bu beni rahatsız etmiyordu. Gözlerim uykuya doymanın verdiği toklukla açıldığında gerçek hayata döndüm. Yatakta doğrulduğumda kabarmış saçlarımı elimle düzelttim, yorganın altından çıktığımda günler sonra yatağımı topladım. Odamın camını açıp havalandırdığımda banyoya ilerledim.

Aynaya yansıyan görüntüme baktığımda saç diplerim uzun zamandır yıkanmamaktan yağlanmış, ıslak ve uçlarına nazaran daha koyu bir renkte görünüyordu. Parmak uçlarımı yüzümde gezdirdiğimde birkaç sivilce ve siyah noktaların varlığı beni huzursuz etti.

Lavabonun üzerinde duran maskeden birleştirdiğim işaret ve orta parmağıma sıktığımda önce sağ elmacık kemiğime sürmeye başladım. Parmaklarım gözaltıma yaklaştığında duraksadım…

Gözlerimin içine ruhumu görüyormuş gibi baktığında ağzımı örten elini indirdi. Bana geniş sırtını döndüğünde az önceki yerine ilerliyordu “Senin gözlerin neden mor?”

Zihnime intikal eden düşüncelerle güçlükle yutkundum. Maske faslının bir an önce bitmesi için hızlanmayı düşündüm ancak zaten on gündür sadece hayatta kalmaya yetecek kadar ihtiyaçlarımı giderip geri yatıyordum. Okula gitmediğim günlerde fazlaca dersim birikmişti…

Ağzımdan sıkıntılı bir nefes verdiğimde hepsini nasıl yetiştireceğimi düşünüyordum. Aynadan koyu kahve gözlerime baktığımda kendimi tekrar strese sokmak istemediğime karar verdim. Ders zamanı dersi düşünürdüm, şimdi cilt bakımı yapıyordum ve bu şu ana aitti.

Maskeyle işim bittiğinde ellerimi yıkayıp kuruladım. Başımı öne eğdiğimde dişlerimi fırçalamaya başladım, her zamankinden beyaz olsun istiyordum. O yüzden fırçama iki kez macun sürdüm.

Ağzımı gargara yaptığımda dil temizleyicisiyle ağız bakımımı bitirdim. Üzerimdeki eşofman takımından kurtulduğumda kirlileri kirli sepetine kendimi de duş kabinine attım. Ilık su, tenimin her bir noktasına intikal etmeye başladığında huzurla gözlerimi kapattım.

Avucuma yağlanma karşıtı şampuan sıktığımda ellerimle köpürttüm. Saç diplerime masaj yapmaya başladığımda saçımdaki şampuan pek köpürmemiş ve temizlenmiş hissettirmiyordu. Normalde iki kez yaptığım işlemi üç kez yapmaya karar verdiğimde ilk seferin köpüklerini suyla uğurladım.

….

Avucumun içindeki karton bardakta bulunan papatya çayından bir yudum aldığımda Saraçoğlu parkında yürümeye devam ettim. Çocukların oyun oynadığı parkın yanından geçtiğimde mutlu afacanlara baktım. Gözlerim birbirlerine çift yumurta ikizi gibi benzeyen iki çocuğa takıldığında izlemeyi sürdürdüm. Kumrala çalan oğlan tahterevallinin aşağıda olan kısmındaydı, havada sarışın kız çocuğu vardı. Dengeler değiştiğinde kız üstte oğlan altta kaldı.

Bir an kızı kendi küçüklüğüme benzettiğimde oğlanın yüzü önce Burak’ın yüzü gibi geldi sonra oğlunun…

Başımı salladığımda parkı boş verip koyu kahverengi ahşaptan oluşan köprüye ilerledim. Köprünün ortasında ayakta duran, elindeki bordo defteri köprünün korkuluklarına koymuş, diğer eliyle ara ara yazılar yazan kumral uzun saçlı kadını gördüm.

Aramızda bir metre gibi bir mesafe varken dirseklerimi korkuluğa yasladım ve koyu yeşil gibi görünen gölün suyunu izlemeye başladım.

Suyun tonu, Atilla’nın gözleri gibiydi. Gerçi onunkiler bazen mor bazen yeşildi.

Çayımdan bir yudum aldığımda kadının bakışlarını üzerimde hissettim. Başımı sol omzumda çevirdiğimde gözlerimiz kesişti, gözleri benim rengimin daha açık bir versiyonuydu.

Rüzgâr estiğinde perçemleri yüzünü kapladı, saçlarını geriye almak isterken defterinin arasındaki katlanmış kağıtlar havaya uçuştu. Çayı korkuluklara bıraktığımda yere düşen notları el çabukluğuyla toplamaya başladım. Defterin kalın kapaklarını kapattığında benim gibi eğildi. Elimdeki altı kâğıdı ona uzattığımda kendi elindeki beş kağıtla bir araya getirdi ve onları dikkatlice defterinin arasına koydu. “Teşekkür ederim. Notlarımın göle uçmasını istemezdim.”

“Evet, yazdığınızı gördüm. Bayağı odaklanmıştınız.” Gülümsediğinde saçlarını sol omzunun üzerine aldı. “Yazmayı seviyorum. İçimdeki dipsiz kuyuların, uçsuz bucaksız ormanların bir sonu varmış gibi hissettiriyor. Bir çeşit terapi gibi.”

Gülümsediğimde ona benim de kısa hikayeler yazmayı sevdiğimi söyleyecektim ama nedense bunu yapmak içimden gelmedi. “Yazar gibi bir şeysiniz o zaman.” Mırıldandığımda güldü. “Yazarım. Ben Nazan Ateş.” Elini uzattığında elimi uzattım ve sıkıca tokalaştım. “Feride Saral.”

İçimde bir yazarla konuşmanın şaşkınlığı ve heyecanı oluştuğunda merakla sordum “Genelde hangi türlerde yazıyorsunuz?”

“Yazdıklarım çoğunlukla roman sayfalarında hayat buluyor, karakterlerin psikolojileri üzerine eğilmeyi seviyorum. Romanın tanımında olduğu gibi gerçekçi hikâyeler oluşturuyorum, oluşturduklarım da okurlarımın hayatlarında var oluyor.”

“Ne güzel. Benim hayatımı da yazsanız roman olur.” Çarpık bir gülümseme yüzümde hayat bulduğunda “Neden sen yazmıyorsun?” Dedi gülümsemem solduğunda gözlerimi art arda kırptım. “Ne?..” “Neden sen yazmıyorsun?” Cevap vermek için dudaklarım aralandığında geri kapattım ardından birbirine bastırdığımda böyle bir yanıt beklemiyordum.

“Ben yazarım ama sen benden daha iyi yazarsın.” Bakışlarım köprünün ayak bastığımız kahverengi zeminine kaydığında yutkundum. Hiçbir şey söylemeden arkamı döndüm. Çekip giderken “Yollarımız tekrar kesişecek Feride…” Deyişini duysamda geri dönüp bakmak istemedim.

Hızlı adımlarla yürürken eve varmanın hayaliyle yanıp tutuşuyordum. Ev güvenilirdi, evimde, kendime ait kişisel alanımda insanlardan uzak izole bir halde huzur içinde olabilirdim. Yanımdan geçen taksiyi son anda fark ettiğimde durdurdum ve çok da uzak olmayan evimi tarif ettim.

Kısa sürede evin önüne geldiğimizde taksimetrede yazan parayı şoföre uzatım. Para üstünü aldığımda kâğıt paraları düzgün bir şekilde koymayı umursamadan cüzdanıma sıkıştırdım. Evime koşuşturduğumda anahtarımla kapıyı açmaya çalıştım, titreyen ellerime rağmen… Titreyen ruhuma rağmen…

Kapıyı araladığımda ince bedenimle içeri sızdım. Sırtım çelik kapıyla buluştuğunda kapı kapandı, süzülerek halıya oturduğumda bacaklarımı kendime çektim. Başımı eğdiğimde sol şakağımı dizlerime bastırdım ardından aldığım nefes titredi “Neden sen yazmıyorsun?” Nazan’ın sesi yüksek bir tonla zihnimde yankılandığında avuç içlerimi kulaklarıma bastırdığım gibi gözlerimi yumdum.

“Ben yapamam ben zayıfım.” Susmak bilmeyen düşünceler kendimi savunmaya aldığında zihnimdeki mahkemenin davacı tarafı değişti “Ayağa kalk Feride. Sen varlığını öyle güçlü haykır ki, seni duymayan kimse kalmasın.”

Ben yapabilir miyim bilmiyorum… Gözlerim dolduğunda mutfağın sarıya çalan duvarlarına anlamsızca odaklandım.

“Kendi ayakların yere sağlam basmadıkça hiç kimse sana yardım edemez, sen bile…” Göz bebeklerim titrediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım. Tek başıma yapabilir miyim?

“Seni hep destekleyeceğim.”

Belki de denemekten zarar gelmezdi. İyi de ben neyi yazacaktım?

“Benim hayatımı da yazsanız roman olur.” Roman olmazdı daha önce hiç roman yazmamıştım, ilk olacağı için pek de iyi olabileceğini zannetmiyordum, zaten roman sabır işiydi. Ben sabırsız bir insandım, roman bana uygun değildi.

Aklıma gelen fikirle cebimdeki telefonu çıkardım. Az insanın bulunduğu rehberimi açtığımda annemin numarasına tıkladım. Birkaç kez çaldığında ona ulaşabildim. “Alo Anne, nasılsın?” Annemle konuşmaya başladığımda onun durgun sesi, içimdeki duygu şelalesini bir nebze bastırdı. “İyiyim ben de. Anne… Eskiden yazdığım günlükler vardı ya…” Saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdığımda halıdaki desene odaklandım. “Onlar duruyor mu?” Annemden aldığım yanıt beni gülümsettiğinde umut uzun zaman sonra içimde filizlendi.

….

Tostumdan bir ısırık aldığımda koca bir yudum çayı mideye indirdim. Sevdiğim televizyon şovlarından birini izliyordum, dudaklarımda bir tebessüm doğup büyüdüğünde kapı çaldı. Peçeteye sardığım tostu tabağa bıraktığımda kapıya ilerledim. Kapı gözetleme deliğinden gelene baktığımda kuryeydi. Kapıyı açtığımda üzerimdeki pijamalar nedeniyle bedenimdense yüzümü ön planda tuttum “Merhaba, isminiz neydi?” “Feride Saral.” Kolunun altındaki kutuyu bana uzattığında tabletin ekranını bana çevirdi “Şuraya bir imza alabilir miyim?” Başımı salladım “Tabii.”

Kargoyu teslim aldığım doğrulandığında gitmeye hazırlandı “İyi günler.”

“Kolay gelsin, iyi günler.” Kapıyı kapattığımda tabağı masanın köşesine ittim. Kaşıkların olduğu çekmeceden maket bıçağı çıkardığımda kutuyu dikkatlice açtım. Karton kapakları kaldırdığımda içindeki ince günlükleri tek tek çıkardım.

İlki pembe renkti, üzerinde kiraz çiçekleri vardı. İkincisi lacivert renkti üzerinde Ay ve Yıldızlar vardı. Sonuncusu ise mor renkteydi, kalın kapakta t… Tüyler vardı… Anlık duraksadığımda içimdeki nefesi burnumdan verdim.

İçlerine bakmak için sabırsızlanıyordum ama acele etmedim, önce odama gidip kol çantamdan defterimi aldım. Defteri masaya bıraktığımı sandığımda yere düştü, eğilip defteri aldığımda içinden mor bir kalem düştü.

Bakışlarımı bir kez daha defterime çevirdiğimde yazmak şu an için içimden gelmedi. Sayfa arasına kalemi bıraktığımda defterin kapağını kapattım.

Atilla’nın kalemi…

Kalemi parmaklarımın arasına aldığımda yüz hizama çıkarıp yakından inceledim. Yüzümde hafif bir gülümseme olduğunda günlüklerimin yanına bıraktım. Tezgâhın üzerindeki bilgisayarımı aldığımda sandalyeye oturdum, dizlerimin üzerindeki bilgisayarı açtığımda masaya bıraktım.

İlk günlüğü önüme aldığımda elimle kapağını okşadım. Tekrardan merhaba 7 yaşındaki Feride… Dudaklarımın tek tarafı çekildiğinde ilk sayfayı açtım…

Sevgili günlük:

Bugün okuldan geldiğimde annem domatesli makarna yapmıştı. Ben en çok domatesli makarna seviyorum, biliyor musun? Tadı çok güzeldi, annemle afiyetle yedik, çok mutluyum.

Arka sayfayı çevirdiğimde geçmişle bugün arasında bir köprü kurdum.

Sevgili günlük:

Annem iş bulmuş! Annemle oturma odasında dans ettik. Koltukta bile zıpladım.

Bakışlarım sağ taraftaki sayfaya kaydığında yeni bir güne başladım.

Keşke bir ablam olsaydı ya da abim. Annem işten gelene kadar çok acıkıyorum…

Bu sayfa şah damarım kalın bir halatmış da ilmek ilmek kopuyormuş gibi hissettirdi çünkü yazdığım günü ve ondan sonrasını çok iyi hatırlıyordum…

Oturma odasında halının üzerinde dirseklerimi yere bastırmış günlüğüme hissettiklerimi yazıyordum. Saçlarım önüme düşmüyordu çünkü annem sabah sıkı bir balıksırtı örmüştü. Karnım guruldadığında yutkundum ve günlüğümü bırakarak resim defterime bir şeyler çizmeye başladım. Kurşun renkteki kalemle önce bir baş ve boyun çizdim.

Gövdesi daha geniş olan kuğunun taslağı oluşmaya başladığında kanadını da resme ekledim.

Kuru boyalarıma baktığımda işaret parmağımı dudağıma götürdüm ve düşünür sesler çıkardım. “Hangisini alsam acaba?” Griye uzandığımda kâğıda bastırdım ama ucu kırılmıştı, kalem tıraşım kalem kutumda yani annemle odamızdaydı. Şimdilik yerimden kalmak istemediğimden başka bir rengi aldım, mor.

Sayfayı çevirdiğimde dudaklarım aralandı.

Sevgili günlük:

Kuzenim Burak Abi, bizim eve geliyor. Artık evcilik oynayabileceğim biri var, yaşasın.

Yeni bir sayfa ve yaşadığım yeni bir farkındalık.

Burak Abi çok kötü biri, artık onunla oynamak istemiyorum.

Göğsüm sıkıştığında masadan kalktım ve banyoya ilerledim. Adımlarım sarsaktı neredeyse düşecektim, kolumla duvara tutunduğumda destek aldım. Ellerimi lavaboya bastırdığımda eğdiğim başımı kaldırdım. Aynadan gözlerime bakarken inandığım sözler dudaklarımdan döküldü “Sen varlığını öyle güçlü haykır ki, seni duymayan kimse kalmasın.”

Soğuk su avuçlarımı doldurduğunda suyu yüzüme çarptım, sonra bir tane daha ve bir tane daha…

Yüzümü havluya bastırdığımda tüm nemi aldım. Mutfağa doğru ilerlediğimde bu kez daha güçlü daha inançlıydım.

Bilgisayarın başına geçtiğimde zihnimin artık taşımakta zorlandığı, yalnızlıktan sıkıldığı cümleleri karşıya aktarmaya başladım.

“O gün hayatımın bu denli değişeceğini bilmiyordum. Kuru kalemlerim, renkli fırçalarım ve örgülü saçlarım… Bana şimdilik ızdırap değil, neşe katıyordu.”

Bölüm sonu...

Feride'nin karakter gelişimini nasıl buluyorsunuz?

Feride yıllarca susturduğu çoçukluğu ile yüzleşmeye hazır mı?

Sizi en çok etkileyen sahne?

Feride ve Atilla'nın araları neler olacak?

Sosyal medya hesaplarımı takip ederek bana destek olabilir, kitaplarım ve yeni bölümler hakkında ilk siz bilgi sahibi olabilirsiniz.

instagram:nazanatees

Hoşça kalın💜