6. YARATICI VE CELLATIN BİRBİRİNE ZIT DOĞUMU
Selam...
Vote ve yorumlarınızı bekler, iyi okumalar dilerim...
Sıcak papatya çayımdan minik bir yudum aldığımda sırtımı sandalyeye yasladım. Blazer ceketimin sardığı üst bedenim, özellikle omuzlarım dikti. Masaya ters koyduğum telefonum titrediğinde elimi uzattım ve gelen bildirime baktım.
Atilla: “Feride, gelmeyeceğini düşünerek sigortanı iptal edeceğimi haber vermek istedim. Yardımların için teşekkürler.” (15.13)
Feride: “Rica ederim Atilla Bey, ama sandığınız gibi değil. Tekrar düzenli olarak seanslara katılacağım. Tabii mümkünse?” (15.14)
Atilla: “Tabii, ne zaman istersen…” (15.15)
Feride: “Dört gibi orda olurum.” (15.16)
Hem patronum hem psikoloğum olan Atilla, mesajının sonuna herhangi bir emoji kullanmasada mesajın alt metnindeki şaşkınlığı hissedebiliyordum.
Önce gördüklerimi hazmedememiş, yoğun düşüncelerle boğuşan bedenimi, uykunun kolları sarmıştı. Bu süreçte ne kliniğe ne de okula gitmiştim, yapmam gereken şeyler gözümde çığ gibi büyürken ruhumu telaşa vermiyor, yavaş yavaş üstesinden gelebileceğime inanıyordum.
Günlük türündeki eserimi kısa molalar ve uzun tempolar eşliğinde yazmaya başladığımda beni yormamıştı. Demek ki içimde tuttuğum şeyleri, tutmamaya ne kadar ihtiyacım varmış…
Çayı dudaklarıma götürdüğümde Devin, sorgular bakışlarla yüzüme baktı “Annen mi?” Usulca başımı salladım “Hayır, psikoloğum yazdı.” Bakışları kısa süreliğine Cevahir’ in gözlerini bulduğunda yüz ifadesi alaya büründü, güler gibi olduğunda kendini toplayıp bana döndü. “Ne diyor?”
“Bugün kliniğe gelip gelmeyeceğimi sordu.” Düşünür gibi sesler çıkardığında kızıl saçlarını omzunun arkasına attı “Gidecek misin bari?” Gözlerim kısıldığında dudaklarımı yalayarak ıslattım.
Günler önce gördüklerim, öğrendiklerim her ne kadar taşıyamayacağımı hissettiğim kadar ağır olsada, yaratıcı güç veriyordu.
Yazılarımda, direkt söylemesem de yaşadıklarımın ılık esen rüzgârı vardı. Bu benden bağımsız olarak ruhumun konuşmasıydı.
Bu yüzden sırlarım yazdıklarımda saklı kaldı.
Başımı salladım “Gideceğim.”
Devin’ in parmakları telefonunun ekranında hızla dolandığında bir mesaj iletme sesi duyuldu ardından telefonu masaya bıraktığında yüzüme baktı. “Ateş onlar geliyor, biraz otur sonra kalkarsın.” Kaşlarım çatıldığında içimi merak doldurdu “Onlar derken? Umarım bu gruba Yekta dahil değildir.”
Devin’ in yüzünde bir gülümseme doğup büyürken oturduğum sandalyeden kalktım. Çantamı koluma geçirdiğimde bulunduğumuz kafeden gitmeyi kafama koymuştum. “Feride nereye?”
Bana sorulmayan kararlar üzerine sessizce çekip gidecektim ancak Cevahir’in bu masada benden sonra en masum kişi olduğunu biliyordum. Ona cevap verirken içimde oluşan öfkenin kinayeli kelimelerini Devin ’in yüzüne vuracaktım.
“Beraber oturduğumuz masada herkesin fikri alınmadan birileri davet ediliyorsa ve bu kişilerden biri beni ısrarla rahatsız edenlerden biriyse benim varlığım ve yokluğum ile çok ilgilenilmiyordur. Size iyi eğlenceler.” Gözlerimi bilerek kıstığımda yüzümde sahte bir gülümseme büyüdü. Bunu bilerek yaptığım gibi gizlemek gibi bir niyetim de yoktu.
Devin’ de ayaklandığında kolumu tuttu. “Ben davet etmedim. Kendileri geleceklerini söylediler, şimdi kalkarsan ayıp olur. Biraz otur sonra kalkarsın.” Gergin bir ifadeyle gözlerine bakarken ikna olmamla beraber ifadem yumuşadı, kolumu bıraktığında yerlerimize oturduk.
Çayımla ağzımı ıslattığımda içeceğin neredeyse soğuduğunu fark ettim. Daha fazla soğumasına fırsat vermeden kalan çayı bitirdiğimde karşımda oturan Devin’ in bakışları önce arkama kaydı sonra ayağa kalktı.
Sevgilisinin yanına gelmesiyle birbirlerinin yanaklarını öptüler ardından Ateş, yan masanın sandalyesini boş olup olmadığını sormadan tutup çekti. Kız arkadaşının yanına oturduğunda kolunu Devin’ in omzuna attı. Devin, boynundaki kolun elini tuttu.
Ateş tıpkı bir zamanlar sevgilisinin yaptığı gibi arkaya baktığında kısa bir baş hareketiyle işaret verdi. Yekta’ nın özgüvenli tutmaya çalıştığı hâllerinin altında çekingen biri yatıyordu, bunu bu masada benden başkası görüyor muydu, emin değildim. Yine de bunun çok da önemli olmadığını düşündüm, ne de olsa benimle o ilgileniyordu.
“Boş mu?” Karşı masadaki adam başını salladığında Yekta, sandalyeyi çekip Cevahir’in yanına oturdu. Derin’e baktığında başıyla selam verdi “Merhaba Yenge.” Verdiği selam karşılık bulduğunda Cevahir’e döndü ve elini uzattı “N’aber Cevahir?” Tokalaştıklarında yüzlerinde tebessüm belirdi “İyiyim, sen?”
Yekta, elini çektiğinde “Nasıl olayım, sizi gördüm daha iyi oldum.” Bakışları, yüzümü bulduğunda gülüşü söndü. Yüzü durgunlaşmıştı. Ciddi bir ifadeyle yüzüme bakmayı sürdürürken elini uzattı “Merhaba Feride.”
Kehribar gözlerine bakan bakışlarım, uzattığı eline düştüğünde dudaklarım huzursuzlukla gerildi. Elini sıkmak istemesem de uzatılan eli havada bırakmanın kabalık olduğunu düşündüğümden parmaklarının birazını kavradım.
Kısa süreli temasımızın ardından elimi çekmek istedim ancak parmaklarımı sıkıca tuttuğundan ayrılmak kolay olmadı. Sırtımı sandalyeye yasladığımda yumruk yaptığım elimi çeneme yasladım ve masada konuşulanları dinlemeye başladım.
“Şimdi ben aşkım olacak adamla tanışacağımdan habersiz, ders notları için kampüsün fotokopicisine gitmiştim.” Devin, Aslan ile nasıl tanıştığını bilmem kaçıncı kez anlatıyordu. Telefonum titremeye başladığında arayana baktım, Atilla’ydı.
Aramayı açtığımda telefonu kulağıma götürdüm. Devin, telefonda konuşmamı önemsemeden anlatmaya devam etsede algılarım onun sesi ve anlattıklarından uzak telefonun karşısındaki Atilla’daydı.
“Efendim?”
“Geleceğini söylemiştin ama merak ettim de…”
“Zeynep Hanım kahveniz hazır.” Kafe yoğundu, barista hazırladığı siparişi haber veriyordu.
Yekta, kahkaha attığında bakışlarımı masadaki yüzlere çevirdim. Komik bir şey denmiş olsaydı herkes gülerdi, sadece o gülüyordu. Bunu bilerek yaptığını anladığımda kaşlarım çatıldı, bakışlarım Devin’ in yüzünü bulduğunda yüzünde alaylı bir tebessüm vardı. “Ben…” Henüz cümlem bitmemişti ki, ses gitti. Telefonu indirdiğimde ekrana baktım. Telefonu kapatmıştı.
Telefonu bir illeti bırakır gibi masaya bıraktığımda yorgunlukla anlımı ovuşturdum. “Bir sorun mu var Feride?”
Yüzsüzce sormaz mı bir de?..
“Niye sorun olsun ki Yekta?” Başını “Öyle diyorsan,” der gibi salladığında üst üste attığım bacaklarımdan yukarda olanını stresle salladım.
Atilla telefonu niye kapatmıştı? Belki de şarjı bitmişti ya da sadece… Kol saatimden saate baktığımda saatin dörde geldiğini gördüm. Kaşlarım havaya kalktığında telefonumu çantamın içine koydum. Kalkacağım sırada masadaki herkesin bakışları kafenin kapısına döndü. Cevahir’in ağzı aralandığında merakla arkamı dönüp kapıya doğru baktım.
Gelen Atilla’ydı.
Gözlerimiz kesiştiğinde tebessüm ettim, o ise bana sıfır mimikle bakıyordu.
“Çok yakışıklı…” Cevahir’in fısıltılı sesini duyduğumda önüme döndüm. “Hıhı…” Devin sessiz bir nidayla onayladığında masadaki erkeklerin kaşları çatık, yüzleri buruşmuştu.
“Ne diyorsunuz o benim patronum amına koyayım!”
Atilla masaya geldiğinde hesap meleği gibi tepemde dikiliyordu. “Hadi Feride gidiyoruz.” Sorgular bakışlar eşliğinde sandalyemden kalktığımda Yekta’da oturduğu yerde duramadı. “Biz oturuyoruz, sen nereye istiyorsan gidebilirsin.” Atilla “Öyle mi?” Der gibi baktığında “Pardon. Kimdin sen?” Atilla’nın güçlü sesini duyan Yekta’nın beti benzi atsada geri adım atmaya niyeti yok gibi görünüyordu. “Ben onun…” Sesi sonlara doğru kısılsa da devam etti “Arkadaşıyım… Sadece arkadaşı…”
Atilla ağzından alaylı bir nefesi uzaklaştırdığında “Arkadaşın sigortalı bir işte çalışıyor, ona izin konusunda yeterince müsamaha gösterdim. Geleceğim dediyse gelmeli.” Başını çevirip gözlerini gözlerime dikti “Öyle değil mi Feride?”
Kliniğe geleceğimi bizzat kendi ağzımdan söylemiştim, dediğim saat de geçmişti. Tüm bunlar ona hak vermemi sağlarken usulca başımı salladım. “Hadi öyleyse.”
Çıkışa doğru yürümeye başladığımda Atilla peşimden geliyordu. “Seni görmezden gelmesine şaşmamalı, baksana Feride’ye gözünü yükseklere dikmiş.” Devin’ in sesini duyar gibi olsamda ne dediğini anlamadım.
Yolun kenarına park edilmiş siyah renk Bmw m5 f90’ın kilit sesi duyulduğunda Atilla sürücü tarafının kapısını açtı ve gözlerime baktı, düzgün dişlerini göstererek güldüğünde koltuğa oturdu. Ön yolcu koltuğunun kapısını açtığımda yanına oturdum. Hiç gecikmeden motoru çalıştırdığında egzozun yüksek sesini arkamızda bırakarak hızlandı. “Beni artık görmek istemezsin diye düşünmüştüm.” Başını sağ omzunun üzerinde çevirdiğinde yeşil gözleri olduğundan daha kısık ve çekikti.
Başımı ondan taraf çevirdiğimde kahve gözlerim yeşilleriyle buluştu “Beni yanınıza getirecek sebepler vardı.” Dudakları aralandığında önüne dönüp direksiyonu tek elinin avuç içiyle çevirdi. Tekrar bana baktığında yanakları içeriye çökmüştü “Nedir onlar?”
“Önce bir kalem.” Önüme döndüğümde ayakkabılarıma baktım. Başımı tekrar sol omzumun üzerinde çevirdiğimde değerli mücevherleri andıran gözlerine baktım. “Birgün klinikte sizin gelmenizi beklerken defterime not almaya niyetlenmiştim sonra kaleminizi defterimin arasında unutmuşum.” Gözlerim kucağımın üzerindeki çantama kaydığında dudaklarımda bir tebessüm belirdi. “Günlük yazmaya karar verdiğimde defterimin arasından çıktı.”
Kısık gözleri yoldayken “Günlük mü yazdın?” Bana bakmadığı için göremezdi ben yine de başımı salladım. “Saraçoğlu parkındayken bir kadınla karşılaştım. Bana unutamayacağım bir söz söyledi ardından sizin söyledikleriniz zihnimde yankı yaptı. Ben de artık gölgede kalmamaya karar verdim ve bir adım attım.”
“Ne söylemiştim hatırlamıyorum. Geçen zamanda aklım karışıktı.”
“Söylemiştiniz ki.” Ciğerlerime derin bir nefes doldurduğumda “Ayağa kalk Feride. Sen varlığını öyle güçlü haykır ki, seni duymayan kimse kalmasın.” Gülümsediğinde yanağında derin bir çukur oluştu. “Bu süreçte kahramanın olamam belki ama ne zaman arkana ve yanına bakacak olursan her zaman orda olacağım.” O gün söylediği sözleri söyleyerek, tamamlanmış cümlemin üzerine eklediğinde yüzümde bir gülümseme belirdi.
“Tabii sen de istersen?” Gülüşüm solduğunda dudaklarım aralandı gözlerinin derinliklerine bakmayı sürdürdüğümde dudaklarım başta tek taraflı çekildi ardından koca bir gülüşe dönüştü. Başımı sallamakla yetindiğimde utanma duygusuyla bakışlarımı kaçırdım.
Camdan dışarıya baktığımda kliniğe geldiğimizi fark ettim. Atilla arabayı uygun bir yere park ettiğinde arabadan indik. Önümde yürüyorken kaşlarım çatıldı “Kafede olduğumu sana söylememiştim, nasıl bildin?”
Bana döndüğünde sakallı çenesini kaşıdı “Ders programını bana vermiştin.” Çenesi kasıldığında “Telefonda konuşurken arkadaşının kahkahası eşliğinde baristanın sesini duydum, oradan anladım.” Kaşlarım havaya kalktığında söylediği arkadaş kelimesinde bir ima duydum ama üzerinde durmadım.
Atilla kapıyı açtığında geçmem için kenara çekildi. İçeri girdiğimde sekretere baktım, okuduğu kitaba öyle dalmıştı ki, kapıdaki zillere rağmen dönüp de bize bakmadı. Atilla ile gözlerimiz buluştuğunda gülen dudaklarının üzerine işaret parmağını yaslamış, bana sessiz olmamı ses çıkarmadan söylüyordu. Gülümsediğimde başımı salladım.
Gözleri gözlerimin içine bakarken gözleri yeşil değil mordu. Ağzıma kocaman bir çığlık dolduğunda onu özgür bırakmak üzereydim. Dudaklarım aralanmadan sol eliyle ağzımı örttü, sağ elinin işaret parmağını dudaklarına götürdüğünde bana bir ikaz bıraktı “Ştt bağırmak yok.”
Zihin arşivimdeki bozuk plaklardan biri, anıları hatırlatırken gülümsemem mevsimi geçmiş bir çiçek gibi soldu.
Odaya girdiğimizde ben çantamı masaya bırakırken Atilla önlüğünü giyiyordu. Başımı çantama çevirdiğimde fermuarını açtım ve bana ait olmayan mor kalemi, masa üstü kalemliğine bıraktım. Atilla’nın bakışlarını üzerimde hissetsem de bakmadım.
Atilla koltuğuna oturduğunda ben de yerime geçtim. Kalemlikteki kalemlerden benim az önce bıraktığımı aldığında ajandasına not almaya başladı.
"Peki bu heyecanının tek sebebi mor dosyalarımı okuma isteğin mi?" Vücuduma hızla yayılan şaşkınlığın etkisiyle gözlerim büyüdü.
Mor dosyaları merak ettiğimi nerden bilmişti?
“Mor dosyalarda kurbanların var, değil mi?” Sesimde bir ima ya da sitem yoktu, dümdüz meraktan soruyordum. “Evet.” Yalan söylemiyordu, acımasız gerçeği çok da acımasız bir şey değilmiş gibi söylüyordu.
“Bu arada yazdığın günlük bittiyse onu yayın evinde çalışan bir arkadaşıma yollayabiliriz. Eserin bu şekilde çabucak basılır.” Duruşumu dikleştirdiğimde “Teşekkür ederim ama ben kendim yapmak istiyorum.”
Dudakları hareket etmesede gözlerinden kısa bir ışıltı geçti “Kendin yapmak istiyorsun ve yapacaksın da.” Gülümsediğimde gülümsedi.
Kapı çaldığında doğrulduk.
Atilla kapıyı açtığında içeri önce tekerlekler girdi. Bir ayağı bandajla sarılı bedene, başımızı eğip baktığımızda çok güzel yüzlü bir oğlan, sandalyeyi süren bir kadın vardı. “Merhaba, hoş geldiniz.” “Hoş bulduk Herkül Atilla Bey.” Tokalaştıklarında bakışları beni buldu “İnternette randevu alırken sizin isminizi görmedim hanımefendi.” Gülümsediğimde elimi uzattım “Ben stajyer Feride Saral.” Duyduklarından hoşnut olmuş gibi gülümsediğinde elimi sıktı.
“Şöyle buyurun.” Herkül Atilla eliyle mor koltuğu gösterdiğinde kadın, oğlunun koltuk altlarından tuttu “İsterseniz yardımcı olabilirim.” Atilla’nın nazik teklifiyle erkek çocuğunu kaldırdılar, oğlanın sargılı ayağıyla yere bastığını gördüğümde kaşlarım çatılsada konun üzerinde durmadım.
Herkes odadaki yerini aldığında “Hitap etmek adına isminizi öğrenebilir miyim, sekreterim bu aralar biraz meşgul.”
Sağ elini göğsüne bastırdığında “Adım Leman.”
Herkül Atilla not almaya başladığında küçük danışanına döndü “Ne yaptın da ayağını incittin delikanlı?” Neşeli sesinin arkasında bir tebessüm olduğunu düşünüyordum.
“Ben erkek değilim ki, kızım. Adım da Hazan.” Odada hızla yayılan sessizlik, Atilla’nın yüzündeki gülüşün söndüğünü ve tıpkı benim gibi donakaldığını hissettirdi.
Odaya geldiği andan itibaren erkek olduğunu düşündüğümüz ama az önce kız olduğunu öğrendiğimiz çocuğu süzdüğümde, tıpkı benimkiler gibi bal köpüğü rengindeki saçları kısa bir wolf cuttu.
Tıpkı bir oğlan çocuğu gibi…
Üzerinde bej rengi bol bir hırka, altında bol bir jean vardı.
Atilla’nın yandan bakışını fark ettiğimde gözlerine baktım.
“Leman Hanım hikâyenizi en başından anlatmak ister misiniz?”
Leman iç çektiğinde sızlanır gibi başını salladı. “Her şey ben anne karnındayken başladı…”
“Annem hamileliğini öğrendiğinden beri erkek çocuğu istiyormuş çünkü bir oğlan doğurursa babamın onu daha çok seveceğine inanıyordu.” Başını tekrar sızlanır gibi salladığında “Babamın annemle kontrole gittiği son sefer, benim kız bebek olduğumu öğrendikleri seferdi.”
Bakışları yere kilitlendiğinde “Çilem o gün yazılmaya başladı.”
Bakışları Hazan’ın yüzünü bulduğunda sağ eliyle kızının saçlarını sevdi. Ellerini kucağında birleştirdiğinde sağ elini dışını sol elinin içine bastırdı.
“Çocukluğum hakkında pek bir şey hatırlamıyorum ne yalan söyleyeyim.” Bakışlarını kaldırıp Herkül Atilla’nın gözlerinin derinliklerine baktığında “Ama unutamadığım bir gün var.”
Göz bebekleri titrediğinde “Okula gidemeyecek kadar ateşim olduğu gün…” Alt dudağını emdiğinde sanki içi içini yiyordu.
“Oturma odasında kanepede uzanıyordum. Annem koltuğun kenarına oturmuş, önündeki sirkeli suya batırdığı kumaş parçalarını anlıma ve koltuk altlarıma koyuyordu.” Yüzü ifadesiz dursada gözleri susar vaziyette olsada ufak bir tebessümü barındıran dudakları her şeye rağmen o an da mutlu olduğunu gösteriyordu.
“İlk kez annem tarafından ihtiyaçlarım karşılanıyordu. Bu ilgi çok hoştu.”
“‘Leman nasıl Fahriye?’ Odasından üzerinde gömlekle çıkan babam boynundaki kravatı bağlamaya çalışırken yanımıza yanaştı. Annem elini anlıma koyduğunda yüzü endişeliydi. Başını omzunun üzerinde çevirerek babama baktı ‘Çok ateşi var, düşüremedim bir türlü.’”
“Babam eğilip anlıma bir öpücük kondurduğunda başta şefkatinden zannetmiştim… Meğer dudakla ateş daha iyi ölçülüyormuş.” Başını onaylar biçimde salladığında bu bizi ikna etmek için gibi görünsede aslında ikna etmeye çalıştığı kişi, kendisiydi.
“‘Madem çok hasta bugün okula gitmesin. Öğle molasında seni ararım, ateşi düşmediyse acile gideriz.’ Dediğinde dünyalar benim olmuştu.”
Baş örtüsünü düzelttiğinde kurumuş dudaklarını yaladı. “O günü bir şekilde atlattığımızda ben bir şeyleri fark etmiştim.”
“Anne ve babamın bana vermedikleri ilgi ve sevgi, ben hasta olduğumda geliyordu.”
“Daha sık rahatsızlanmaya başladınız.” Herkül Atilla’nın tek cümlelik tespiti Leman’ın başını sallamasına neden oldu. Atilla not almayı sürdürdüğünde benim de aklıma bir hastalık geldi.
Münchausen sendromu yani yapay bozukluk.
“Peki kızınız Hazan’ın cinsiyetinin getirdiği alışılmış kalıplar yerine karşı cins gibi görünmesi onun tercihi mi? Yoksa…” Bakışları bir saniyeliğine Hazan’ın yüzüne kaydığında onun dolu gözlerini gördüğüne emindim. “Babanızın erkek çocuğu isteğinin eşinizde de geçerli olduğunu mu düşünüyorsunuz?”
Leman’ın gözleri sonuna kadar aralandığında hiddetle ayağa kalktı. Tekerlekli sandalyenin kollarından tuttuğunda memnuniyetsizlikle başını salladı “Siz bana yardımcı olmayacaksınız belli, ben antidepresan almak için psikiyatri öncesi psikoloğa geldim. Gerek olmasa gelmezdim, bunu da bilin.”
Herkül Atilla masanın üzerindeki kare kâğıda hızla iki isim bir telefon numarası yazdığında kadının eline tutuşturdu. “Hoşça kal.”
Leman klinikten ayrıldığında Atilla kendini bırakır gibi sandalyesine oturduğunda sağ eliyle yakasını silkti. “Leman’ın durumu hiç iyi değil, korkarım ama muhtemelen akıl hastanesine yatırılacak. Gözlerimiz birbirine bakmayı sürdürürken sessizliğin içine hapsolduk.
💊
Sağ omzumun dürtülmesiyle şişmiş gözlerimi araladım “Ne oldu?” Atilla dizleri üzerine eğilerek pencere kenarında sandalyeye oturan bedenime yaklaştı. Yüzlerimiz birbirine yakınken “İşim bitti, gidiyoruz.” Başımı salladığımda oturduğum yerden kalktım.
Odadan çıktığımızda sekreter çoktan gitmişti. Atilla dış kapıyı açıp geçmem için geri çekildiğinde kibarca teşekkür ederek dışarıya adımladım. İlerdeki otobüs durağına doğru yürürken “Feride.” Adımın zikredilmesiyle omzumun üzerinde döndüm, Atilla rüzgârda savrulan saçlarının etkisiyle kısılan gözleriyle bana bakıyordu. “Gerçekleri sana anlatmak istesem, benimle gelir misin?”
“Gelirim.” Dudağı tek taraflı çekilsede bu bir gülümseme değildi. Birkaç adımla aramızdaki mesafeyi kapattığında yan yana yürümeye başladık.
Aramızdaki üçüncü kişi sessizlik olduğunda bu durum beni rahatsız etti yinede sırf ses olsun diye tek taraflı konuşmaların iyi olmadığını fark edeli biraz olmuştu. Ben farkındalığın getirdiği bilinçle susarken Atilla, susmamayı tercih etmişti “Kliniğe gelmediğin süreçte derslere girdin mi?” Sessizlik ona da tuhaf hissettirmişti herhalde, o analiz işinde benden daha iyiydi.
“Gitmedim, o ara insanlarla aramda inşa etmeye başladığım güven kırılmaktan ziyade paramparça olduğunda bir süre yataktan bile çıkamadım.” Duygularımdan kaçmadan, sadece dürüst kalarak gerçeği döktüm.
“Gördüklerin sadece zihnine değil bedenine de ağır gelmiş olabilir.” Sol omzunun üzerinden bana baktığını hissettiğimde başımı sağ omzumda çevirerek gözlerine baktım. “Olabilir.”
“İyi insanlara zarar veren, hasta olmalarına sebep olan insanları cezalandırmak kötü bir şey mi?” Kalın sesiyle kurduğu cümle midemin ağrımasına yettiğinde yüzümü buruşturdum.
“Öyle söylediğinizde çok da kötü bir şey değilmiş gibi geliyor… Ama yinede birinin yaşayıp yaşamayacağına karar vermek Allah’ın bileceği şey, dünyada birden fazla Azrail’in olması kaosu getirir. Getirmez mi?” Güçlü sesimde merak duygusunun ağırlığı vardı.
“Sen karar ver, Burak’ın yokluğunu öğrendiğinde ne hissetmiştin?”
“Kayıp olduğunu duyduğumda içimi artık bana veya başkasına zarar veremeyeceğini bilmenin huzuru kaplamıştı.” Ona döndüğümde yürümeyi bırakıp bana döndü. Bedenlerimiz karşı karşıyayken soğuk esen rüzgâr saçlarımı yüzüme vururken yutkundum. “Ona sizin zarar verdiğinizi öğrendiğimde bana sıcacık hissettiren insanın başkasına nasıl buz dağı olduğunu gördüğümde gerçekliğini sorguladım. Tahayyül sandım.”
“İnsanların bir tek yüzü yoktur. Herkes bir başkasının öyküsünde iyi ya da kötü rolünü üslenir.”
“Ben hiç kötü rolünü üslenmedim.” Umursamazca omuz silktiğimde kaşları havaya kalktı. Dudakları muzipçe yukarı kıvrıldığında “Emin misin?”
Alt dudağımı dişlerimin arasına aldığımda göz kapaklarım gözlerimin üstünü örttü “Aslında… Maalesef haklı olabilirsiniz.”
“Şu ilerde şık bir restoran var, sık sık giderim. Geceyi orda devam etmek ister misin?” Başımı omzumda döndürüp bahsettiği yere baktığımda hoş gözüküyordu. “Gidelim.”
Tekrar yanımdaki yerini aldığında çok da uzak olmayan mekâna yürümeye başladık.
Yanımıza tekrar uğrayan sessizlik bu kez ben de konuşa isteği uyandırdı. Üstelik bugün bahsi geçen bir konuyu yaşanan değişiklikleriyle tekrar gündeme getirmenin arzu ve heyecanının sesime yansıyacağından bihaberken. “Mola verdiğimizde kitap dosyamı yayın evine yolladım.”
Yüzümde başladığım işi bitirmenin haklı gururu bir gülüşe takılıydı. Atilla’da bana eşlik ettiğinde devam ettim “Dosyanın son okumasını yaparken içime sindiğini fark ettim, nedense kabul edileceğime inanıyorum.”
“Beklediğin olumlu sonucu alacağına eminim ama süreç uzarsa üzülme olur mu?” Gülüşüm durgunlaştığında başımı belli belirsiz salladım. “Bugün ya da yarın… Ama olacak. İnanıyorum.”
“Ben de inanıyorum.”
Restorana geldiğimizde içeride bizi iki garson karşıladı. “Rezervasyonunuz var mıydı efendim?” Atilla, başını olumsuz anlamda salladığında gözleriyle boş masaları tarıyordu. “Şu üç masamız şimdilik boş, dilerseniz oraya geçebilirsiniz. Kaç kişi olacaksınız, daha gelecek varsa sağdaki masa sizin için uygun olacaktır.”
“İki kişiyiz. Cam tarafındaki masa bizim için uygun.” Bana döndüğünde sol gözünü biraz kıstı “Sen ne dersin?”
“Bana fark etmez.” Dediğimde Atilla garsona döndü “Tamam cam tarafına oturalım.”
Biz masamıza doğru ilerlerken garson da bizimle geldi. Sandalyemi geriye çektiğinde yerime oturdum. “Teşekkürler…” Sessiz ve kibarca karşılık verdiğimde masanın yanına geldi. “İstediğiniz bir şey var mı?” Atilla’nın bakışları üzerimdeydi ancak buraya daha önce defalarca kez geldiğini söyleyen de kendisiydi. Seçim işini bana bırakması biraz isabetsizdi.
Çaresizce kötü olması imkânsız bir şey söyleyecektim ama sonra canım tiramisu istedi. Hem bu tatlıya bayılırdım. İçinde acı ve tatlıyı aynı an da barındırırdı, hayat gibi…
“Ben tiramisu istiyorum.” Atilla sorgular bakışlar attığında kollarını masaya dayamıştı “Aç değil misin?” Başımı salladım “Hayır, canım tatlı istiyor.”
“Tamam bize bir tiramisu bir de az pişmiş dana bonfile. Yanında…” Bana döndüğünde “Şarap içer miyiz?” İçkiye bünyem pek alışık değildi, sarhoş olma ihtimalim söz konusu bile olmamalıydı “Ben portakal suyu alayım.” Atilla tekrar garsona döndüğünde “Bir kırmızı şarap bir de portakal suyu.” Garson başını salladığında yanımızdan ayrıldı.
“Not almadı, bir şey unutmaz umarım.” Atilla gözlerini gözlerime diktiğinde dudaklarından olumsuz bir nida döküldü “Unutmaz. Yarım kalan şeylerin unutulmamasını psikoloji şöyle açıklıyor…”
“Zeigarnik etkisi.” Aynı andan dudaklarımızdan dökülen sözcüklerle zihnim, bu kavramı derste işlediğimiz güne gitti. Gözlerimi yumduğumda yüzümü buruşturdum. Başımı geriye attığımda kaslarım gevşemişti “Nasıl unuturum ya!” Memnuniyetsizce söylendiğimde toparlandım.
“Olabilir. Birçok şeyi ben de yüksek lisansta pekiştirmiştim.”
Aynı garson Atilla’nın sipariş ettiği şarabı kadehe doldurduğunda yanımızda beklemeye başladı. Atilla, kadehi dudaklarına götürdüğünde tadına baktı. Memnuniyetle başını salladığında garsonlardan biri eti getirirken diğeri tatlımı ve meyve suyumu getirdi.
“Hâlâ gerçekleri duymak istediğine emin misin?” Göz bebeklerim onun gözlerine odaklanırken içimde hissettiğim kördüğümün çözülmesine ihtiyacım vardı. Şayet düğümün bir anahtarı olsaydı, anahtarın sahibi de Atilla olurdu.
“Eminim. Seni dinliyorum.”
Şarapla damağını ıslattığında dudaklarını yaladı. “2023 senesinin haziran ayında yüksek lisansımı bitirmiştim. Sen o zaman üniversiteye başlamamışsındır bile, o kadar eski.” Gözlerim, tavana bakarken zihnimde kısa bir hesap yaptım, söylediği doğruydu. “Yıllardır düşlediğim mesleğin tüm prosedürlerini nihayet sağlayacak kapasitedeydim. Yüksek lisansımı yaparken bir yandan yarı zamanlı çalışarak klinik açmayı akıl edecek kadar olgun, içimdeki toy heyecanı bastıramayacak kadar gençtim.”
“Hayır gri değil, açık gri olacaktı. Yanlış boyayı göndermişsiniz.” Kulağıma tuttuğum telefona yüksek sesle konuştuğumda dükkân sahibi işin ciddiyetini anlamamış gibiydi. “Hayır bu boyayı kullanamam.” Ahmet Abinin sakin ve geçiştirici sesi sinirlerimi daha çok geriyordu. Onlar hesabı yaparken idare edemiyordu, ben ne diye istemediğim bir tonla idare edecektim ki?
“Boyanın tonunu kim fark edecekse edecek, sen işin orasına karışma. Boyalarımı gönderecek misin, ben polise gideyim mi?” Ahmet Abi yanında çalışan çırakla yenilerini göndereceğini söylediğinde sinirle gözlerimi yumdum. “Tamam. Elini çabuk tutsun.” Telefonu kapattığımda boş kliniğin içinde bir tur attım.
Sipariş verdiğim mobilyalar birkaç gün içerisinde gelirdi. O zamana kadar boya kururdu, ben de tadilatı hallederim diye aklımda koca bir yapılacaklar listesi varken arkamı döndüm. Karşımda boyacının çırağını gördüğümde kaşlarım çatıldı “Oğlum niye sessiz sedasız geliyorsun?” Sağ elimle saçlarımı geriye attığımda sabır dilercesine gözlerimi kapattım. “Sessiz gelmedim ki Atilla Abi sen duymadın?”
“Neyse tamam, boyları şuraya bırak. Diğerlerini de al götür.” Gri boyaların olduğu tenekeleri aldığında onu kliniğin kapısına kadar geçirdim. Terapi odası yapacağım odaya döndüğümde büyük tenekeyi açtım. Hazır olan boyaya ekstradan su koymama gerek yoktu, boya fırçasını elime aldığım boyaya batırdım.
Yaz mevsiminin kavurucu sıcağı bedenimin üzerindeki izleri barındırırken fırçayı dikkatlice yere bıraktım ve tişörtümü çıkardım. Duvara ilk fırça darbesini sürdüğümde içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı.
….
Sandalyeme oturduğumda dışım her ne kadar sakin görünsede içim kıpır kıpırdı. İlk kez bir danışanım olacaktı, muhtemelen birazdan burada olurdu. Masanın üzerine büyükten küçüğe dizdiğim defterlerimi düzelttiğimde bakışlarımı bilgisayarın siyah ekranına çevirerek kendimi süzdüm.
Heyecanımı sandığım kadar iyi gizleyemiyordum, sandalyemden kalkıp karavanın arkasına gittiğimde lavabodaki suyun soğuk tarafını açtım. Avuçlarımın içine doldurduğum suyu yüzüme çarptığımda “Kimse yok mu?” Kâğıt havluyu yüzüme bastırırken ellerim hızlıydı. “Geliyorum, bir saniye.” Peçeteyi çöpe girip girmemesini önemsemeden fırlattığımda danışanımı karşılayamamanın hüznü içindeydim ama seansa daha yeni başlamıştık, bir hata yüzünden koca bir süreci ziyan edemezdim.
Derin bir nefes aldığımda paravanın arkasından çıktım. “Merhaba hoş geldiniz.”
Kızıl saçları ve mavi gözleri olan güzel bir kadınla karşılaşmayı beklemiyordum. Anlık duraksasamda kendimi toparlamam kısa sürdü. Sandalyeme oturduğumda boş bir kâğıdı önüme aldım, tükenmez kalem sağ avucumdayken “Seni biraz tanıyabilir miyim? Duru, gündelik hayatta nasıl biri, neler yapar?”
“Adım Duru. Yıllar önce orta halli bir ailenin en büyük çocuğu olarak dünyaya geldim. Matematiğe hep ilgim vardı, yani varmış, annem öyle derdi. O yemek yaparken baklagilleri önüme bırakırmış, ben onları sayıp başka bir kapta biriktirdiğimde hem işi kolaylaşırmış hem de beni öyle izlemek hoşuna gidermiş.”
Gülümsediğinde kucağındaki ellerinin su yeşili tırnaklarına baktı. “İlk ve ortaokulda üstün başarılı öğrenciydim, bunun karşılığını da yaşıtlarımdan ayrılıp üst sınıflarda eğitim alarak okulumu kısa sürede bitirerek aldım.”
“Peki seni buraya getiren sebep ne?” İçimde merak duygusu kabardığında bir bilinmezliğin içindeydim. Bu anlattıklarına göre hayatında bir sorun görünmüyordu. Onu rahatsız eden, buraya getiren sebep neydi?
“İtiraflar…” Dudaklarından uzun soluklu çıkan kelime, sesinin titremesine neden olduğunda gözlerini kıstı.
“Annemin isteği ve ardından itirafları onu toprak altına koyarken beni de yaşarken toprağın altına koydu.” Burnu sızladığında güçlükle yutkundu.
“Lise son sınıfa giden Duru için sıradan bir akşamdı.” Dudakları alayla gerildiğinde yüzüme daha dikkatli baktı. Tepkimi ölçmek istiyordu ama ifadesiz yüz ifademle duygularımı gizlemede iyi olduğumu bilmiyordu.
“Duru’nun rutinini ne bozdu?” Sakin sesimin ritmini bozmadan konuştuğumda güçlükle yutkundu. “Annemin boşanma isteği.”
“Duru sen ne istiyorsun?” Oturduğum sandalyeden kalkmadan başımı kaldırarak tencerelerin içine baktım “Pilav üstü bezelye yemeği.”
Annem sıcak yemeği tabağıma koyduğunda masaya, önüme bıraktı. Babama da bana yaptığı gibi karışık bir tabak yaptığında kendine sadece sulu yemeği almıştı. Masaya oturduğunda herkes yemeğe başladı, ben hariç.
Annem küçük kardeşim Defne’nin yemeğini koymayı unutmuştu. Sandalyemden kalktığımda ona kendimkine benzeyen minik bir tabak hazırladım. Önünde koyduğumda başını kaldırıp bana gülümsedi. Karşılık verdiğimde masadaki yerime, yanına oturdum.
Biz daha yemeğimizin ortasında yavaş yavaş yerken babam tabağını bitirmişti. “‘Bana sadece pilav koy.’” Annem babama dünyadaki en mutsuz kadınmış gibi baktığında ayağa kalktı ve tabağın içine biraz pilav koydu. Tabağı masaya sertçe bıraktığında gürültü oluştu. Babamda anneme öfkeyle baktığında annem hışımla yerine oturdu.
“‘Ben boşanmak istiyorum.’” Babamın ifadesi durgunlaşırken Defne’nin alt dudağı büzüşmüş ve üstekinin önüne geçmişti. Dolu gözlerle bir annesine bir babasına baktığında kolunu tuttum. “‘Hadi ablacım odana git.’” Başını salladığında evde yaşanan artık bir maratona dönüşen kavgalardan daha fazla etkilenmesini istemiyordum. “‘Git Defne.’” Hızla odasına koştuğunda kapıyı sessizce kapattı.
“‘Ne boşanmasından bahsediyorsun, yok boşanmak falan!’” Babam esip gürlediğinde yumruk yaptığı elini masaya vurdu. Yüksek ses annemin irkilmesine neden olsada geriye adım atmaya niyeti yoktu. “‘Gerçeği daha fazla saklama, sen de biliyorsun...’”
Babamın bakışları kısa süreliğine yüzümü bulduğunda dudakları gerildi. Tekrar anneme baktığında elinin tersiyle tabağı yere attı. Pirinç taneleri yere dağıldığında annem kararlılıkla yüzüme baktı “‘Duru sen…’”
Babam annemin yanağına okkalı bir tokat attığında annem bir eliyle yanağını tutarken yavaşça ayağa kalktı. “‘Duru senin baban bu adam değil. Ona Baba demene gerek yok.’”
“‘Bu doğru mu?’” İrileşmiş gözlerle babamın yüzüne baktığımda başını salladı. “‘Anne neden yalan söylüyorsun?’” Bağırarak konuştuğumda sesim titriyordu.
“‘Söylemiyorum, Baba sandığın bu adama gelin geldiğimde sekiz aylık hamileydim. O da bunu bilerek beni kabul etti.’” Vücuduma inme iner gibi bir ağrı hissettiğimde ağzım açık kaldı. “‘O zaman mecburiyetlerimiz vardı, şimdi Veli’m ile kavuşabiliyoruz. Seni alıp gideceğim.’”
“‘Peki Defne, o da bizimle gelecek mi(!)’” Hiçbir yere gitme niyetim yoktu. Sadece annemin daha ne kadar saçmalayabileceğini görmek istiyordum, yaşadıklarım gerçek olamayacak kadar garip hissettiriyordu.
“O bu adamın çocuğu onu istemiyoruz. Sadece sen ve ben bu kapıdan çıkacağız.” Bana elini uzattığında bugüne kadar Baba bildiğim adam onu kolundan tutup yatak odasına sürükledi. “‘Duru!’” Peşlerinden koşsamda Baba sandığım çoktan kapıyı kilitlemişti. Kapıyı yumrukladığımda kilitli olduğunu anlamama rağmen kapı kolunu zorluyordum.
“Baba bir delilik yapma aç kapıyı.” Her ne kadar biyolojik babam olmasada beni bugünlere getirmiş, büyütmüştü. “Baba!” Bir kurşun sesi duyulduğunda dizlerimin bağı çözüldü, dizlerimin üzerine yere düştüğümde art arda birkaç kurşun daha patladı.
“İkinci seferde ses değil de sesler duyulduğuna göre adam kendine sıkmamış, doğru mu?” Meyve suyumdan bir yudum alıp kurumuş boğazımı ıslattığımda başını salladı. “Evet, doğru.”
“O gece yatağımda döndüm durdum, bir türlü uyuyamadım. İçimde biriken yoğun öfke, lavlarını o adama püskürtmek istiyordu. Şeytanın vesveselerini duymazdan gelmeye çalışsamda en son kararımı verdim, o adamı öldürecektim.” Şaraptan bir yudum aldığında gözlerini kıstı.
Tatlımdan bir kaşık aldığımda “Henüz Marcus ve Martia’ yla tanışmamıştın, adamı nasıl buldun?” Dedim.
“Duru’dan ev adresini, ona ait bir form hazırlayacağımı söyleyerek almıştım. Dahası o adam yani Vedat, sadece iki yıl yatıp çıkmıştı. Aile apartmanında yaşadıkları için, bir hala ve enişte figürü vardı, bu yüzden sosyal hizmetler çocukları devlet korumasına almamıştı.”
Apartmanın altına geldiğimde demir kapının yanına saklandım.
“Duru, sana ulaşamazsam diye başka bir telefon numarası lazım. Babanın numarasını verir misin?” Sağ dizim titrerken Duru bunu göremiyordu. “Halam ya da eniştemin numarasını versem olur mu? Babamla pek konuşmuyorum.”
“Birinci derecede yakının olması lazım.”
Cep telefonumu çıkardığımda Vedat’ın numarasını girdim.
Herkül: “Ben Veli, evinin altına geliyorum. Kimseyle bir derdim yok, azıcık adamsan aşağı inersin.” (00.13)
Mesajı göndermemin üzerine birkaç dakika geçmemişti ki, Vedat elinde silahla hırsla merdivenlerden indi. Başını çevirip etrafa baksada öfkeden kör olan gözleriyle bir şey görmesi imkansızdı. Doktor arkadaşımdan kendim için olduğunu söyleyerek bir kutu güçlü ampul ve bir düzüne şırınga almıştım. Onlardan birini evden çıkmadan hazırlayıp cebime koymuştum, şimdi tam zamanıydı. İğnenin demirini saran plastiği çıkardığımda hata yapma ihtimalimin yüksek olması umurum dışıydı.
Arkasına geçtiğimde şırıngayı boynuna batırdım.
Vedat kısık ve boğuk sesi ağzından acı dolu bir inlemeyle çıktığında yandan gözlerime baktı. Gözleri anında irileşirken benimkiler intikam arzusuyla kısılmıştı.
Yere yığıldığında şırınganın ağzına plastiği geri geçirdim ve cebime koydum. Vedat’ı koltuk altlarından tutup kaldırdığımda arabamın arka koltuğuna sürüklemeye başladım. Arka koltuğa yatırdığımda bir çöpe bakar gibi onun leşine baktım.
Sürücü koltuğuna geçtiğimde motoru çalıştırdım. Şehir içinden çıktığım gibi ikili sayıları geride bırakarak otoyolda üç basamağa ulaştım. Son sürat hızla giderken yolum uzundu.
Ankara’dan koparak birkaç şehir değiştirecektim. Amacım denize ulaşmaktı.
….
Balıkesir’in Bandırma ilçesine geldiğimde arabayı deniz kenarına çektim. Anlıma düşen saçlarımı dudaklarımdan yukarı doğru üflediğim bir nefesle uzaklaştırmak istesemde başarılı olamadım. Vedat’ı ayaklarından sürükleyerek indirdiğimde kafasını ve vücudunun diğer uzuvlarını betona vurması umrumda değildi.
Vedat ayılmak üzereydi.
“‘Bana ne yaptın, sen de kimsin?’” Yüzünü buruşturduğunda yaşadığı farkındalıkla ağlamaya başladı “‘Elimi kaldıramıyorum, hiçbir yerimi oynatamıyorum.’”
“‘Ben Azrail’inim ama sen istersen Cellat da diyebilirsin. Bana hangisini yakıştırıyorsan.’” Silahı yerde yatan Vedat’ın anlına doğru tuttuğumda başımı salladım.
“‘Anneme son vazifesini yapmak için gasilhaneye girdiğimde bedenini süzmüştüm. Hiç unutamıyorum Herkül Atilla Bey…’” Ebru akıttığı göz yaşlarıyla bana zihnine kazınan acı tabloyu anlatıyordu. “‘Gassaleler saçlarını sıkıca örmüştü, otopsi raporuna göre ilk kurşun koluna isabet etmişti, sonra art arda sıkılanlardan biri göğsüne diğeri anlınaydı.’”
Silahın namlusunu koluna tuttuğumda ilk kurşunu sıktım. Ağzından kısık bir inleme döküldüğünde gözleri telaşla etrafa tarıyordu. İkincisini göğsüne sıktığımda son kez elimi anlına kaldırdım.
Gözlerimiz birbirinin içine bakarken “‘Hoşça kal Vedat.’” Son kurşunu anlının ortasına sıktığımda gözleri açık gitmişti. “‘Hâlâ aklı Veli’de.’” Dudaklarım alayla kıvrıldığında yanına eğilip elimle gözerini kapattım.
Yoğun beyaz bir ışık gözlerimi aldığında gözlerimi yanmayla kıstım. Işık azaldığında karşımda meleklere benzeyen bir kadın vardı. Yanında siyah bir beden belirdiğinde gözlerim irileşti.
Bölüm sonu...
Herkül'ün cinayet sahneleri fazla mı detaylı oldu?
Ben detaylı bir üsluba sahibim ama bu sahneler fazla travmatize edici ise biraz kendimi törpüleyebilirim.
Leman ve Hazan'ın hikâyesinde en çok kime üzüldünüz?
Herkül Atilla, yatağında uzanırken Şeytanın vesvesesi diye adlandırdığı kötü düşünceler gerçekten Şeytana mı ait yoksa o en başından beri Martia ve Marcus tarafından seçilmiş kişi mi?
Feride, başarılı bir yazar olabilecek mi? Olabilecekse neden?
Sizce... İyi insanlara zarar veren, hasta olmalarına sebep olan insanları cezalandırmak kötü bir şey mi?
Sosyal medya hesaplarımı takip ederek kitaplarım ve yeni bölümler hakkındaki gelişmelerden ilk siz haberdar olabilirsiniz.
İnstagram:nazanatees
X:NazanAtes0
Kendinize çok iyi bakın, hoşça kalın💜
Paragraf 1
Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬
Yorum Yap