7. EKSİK CÜMLELERİN NEDENİ İNSANLAR
Selam...
Nasılsınız?
Vote ve yorumlarınızı bekler, iyi okumalar dilerim...
Hazırladığım salata kâsesini de masaya bıraktığımda sandalyeye oturdum. Çorbama biraz limon sıktığımda kaşığımla altüst ederek ilk sıcağının geçmesi için karıştırdım.
Birkaç kaşık içtiğimde boğazımdan geçen sıcak çorba içimi ısıttı, hazla gözlerimi yumdum. Kâseyi kenara bıraktığımda tavuklu pilavdan yemeye başladım.
Çoban salatasından bir kaşık aldım ardından evde ses olsun diye açtığım televizyon kanalında, yeni verilen haberi algıladığımda tüm dikkatimle gözlerimi ekrana çevirdim.
“Yeni kitabımı yazarken içime kuvvetli bir his doğmuştu, açıkçası çok beğenerek yazdım. Okurlarımın da beğeneceğini inanıyordum ama bu kadar büyük bir kitleye ulaşacağı aklımın ucundan dahi geçmezdi. Bana da sürpriz oldu.” Kitap fuarında imza günü olan kadın yazarın söylediği sözler, bir kadın olarak ayakları yere sağlam bastığı için beni de gururlandırdı.
“Mola verdiğimizde kitap dosyamı yayın evine yolladım.” Yüzümde başladığım işi bitirmenin haklı gururu bir gülüşe takılıydı. Atilla’da bana eşlik ettiğinde devam ettim “Dosyanın son okumasını yaparken içime sindiğini fark ettim, nedense kabul edileceğime inanıyorum.”
“Beklediğin olumlu sonucu alacağına eminim ama süreç uzarsa üzülme olur mu?” Gülüşüm durgunlaştığında başımı belli belirsiz salladım. “Bugün ya da yarın… Ama olacak. İnanıyorum.”
“Ben de inanıyorum.”
Gülümseyerek ekrana bakmayı sürdürürken daldığımı fark etmemiştim. Yüzümde bir tebessüm oluşurken gözlerim kısıldı, yemeğe döndüğümde suyumu yudumladım.
Bakışlarım yandan yandan televizyonun köşesinde minicik bir yazıyla yazılan saate kaydığında saatin dokuza geldiğini gördüm. Masanın üzerinde duran telefonumun güç düğmesine bastığımda günlerden çarşamba olduğuna emin oldum.
Alt dudağımı ısırdığımda içimde beni yavaş yavaş yiyen bir parazitin varlığını hissettim.
“Annem hamileliğini öğrendiğinden beri erkek çocuğu istiyormuş çünkü bir oğlan doğurursa babamın onu daha çok seveceğine inanıyordu.” Başını tekrar sızlanır gibi salladığında “Babamın annemle kontrole gittiği son sefer, benim kız bebek olduğumu öğrendikleri seferdi.”
Bakışları yere kilitlendiğinde “Çilem o gün yazılmaya başladı.”
Acaba Herkül, Leman’ın babasına zarar verir miydi?
Leman ve kızı Hazan’ın terapisti değildi, belki de ilgilenmezdi ama Ebru onu polise ihbar etmesine ve terapiyi yarım bırakmasına rağmen Muzaffer’i öldürmekten söz ediyordu. Onun düşüncesine göre kim için yaptığındansa ne için yaptığı önemliydi.
Adalet önemliydi…
Atilla’nın gözleri mor olabiliyordu. Peki o şeytan ve meleğe benzeyen varlıkların vasfı neydi? Yüzümde çarpık bir gülüş meydana geldiğinde içimden ‘pardon Sons of Fire ve The Skyfallen,” diye geçirdim.
Çorbamdan bir kaşık daha aldım, soğumuş olduğunu fark ettiğimde yüzümü buruşturdum.
Aklıma gelen fikirle adeta başımın üstünde bir ampul yandı.
….
Ormanın içinde yürümeyi sürdürürken önceki seferden hafızamda kalan yer yön bilgisini yokluyordum. Karanlık ormanda yükselen hayvan sesleri, kollarını göğsümün ortasından geçirdiğim bez çantamın kollarını göğüs hizamdan iki elimle kavramama sebep oldu.
“Feride.” Şaşkınlık ve korku birleştiğinde vücudumun tepkisi, irileşen göz bebeklerim oldu. Alt dudağımı dişlerimin arasına aldığımda göz kapaklarım gözlerimi örterek bakışlarımı keskinleştirdi. Usulca arkamı döndüğümde çenemi kaldırarak Herkül’ün yüzüne baktım.
“Senin burada ne işin var?” Çantamı boynumdan çıkardığımda ona uzattım. “Size çorba getirdim.” Bakışları baygınlaştığında çantanın kumaş saplarını sadece sol elini uzatarak tuttu. Toprak zemini umursamadan yere oturduğunda bağdaş kurdu, çantanın içinden termos özellikli saklama kabını ve kaşığı çıkardı.
Vakit kaybetmeden kabın kapağını açtığında sıcak çorbaya içmeye başladı.
Başını kaldırdığında aşağıdan gözlerime baktı, konuşmadan çenesiyle önünü gösterdiğinde sessizce karşısına oturdum. Dizlerimi kendime çektiğimde çenemi dizlerime yasladım ve onun çorbayı içmesini izledim.
“Çorba bahane, asıl gelme sebebin ne?” Anlık gözlerime baktığında bakışlarını çorbasına çevirerek içmeye devam etti. “Eline sağlık, çorba çok güzel olmuş.” Çorbayı beğenmesi ve bunu sakin bir dille izah etmesi, beni kendimi dürüstçe açıklamaya itti.
“Martia ve Marcus ile yollarının nasıl kesiştiğini anlatmıştın ama ben onların neler yapabildiklerini ve nerden geldiklerini merak ediyorum.”
“Mars’tan geliyorlar.” Çorbasından bir kaşık daha aldığında yüzüme baktı. “Diğer sorunun cevabını benimle gelerek alabilirsin.” Hevesle başımı salladığımda gülümsedim.
Buraya geliş amacım ve isteğim bu yöndeydi.
“Zaten bu sefer bana katılmak için gelmedin mi bu ormana?”
Dudaklarım aralandığında başımı sağ omzumda çevirerek yeşil ağaçlara baktım.
Saklama kabının kapağını kapattığında kutuyu çantaya koydu. Ona bakmıyordum ama çıkan seslerden neler olduğunu anlamak zor değildi.
Çantayı bana uzattığında koluma geçirdim.
Yürümeye başladığında hemen arkasından ilerlemeye başladım. Karanlık gökyüzünde milyonlarca yıldız ve bir hilal bize eşlik ederken duyduğum adım sesleriyle panikleyip hızlandığımda Herkül’ün sırtına çarptım.
Bana döndüğünde gözlerimiz birbirinin içine bakarken başlarımızı aynı anda sağa çevirdik. Turuncu bir tilki bize baktıktan sonra yavaşça yoluna devam etsede sonlara doğru hızlandı.
Hızlı bir nefesi dudaklarımdan uzaklaştırdığımda gözlerimiz tekrar bir araya geldi. “Sadece bir tilkiymiş gördün mü?”
“Gördüm.” Yürümeye devam ettiğimizde “Gelmek istediğinden emin misin? Az önce gördüklerin hiçbir şeydi,” Başımı sallayarak perçemlerimi geriye attığımda boğazdan bir nidayla onayladım.
“Şimdi bu kapıdan geçeceğiz.” Boyut kapısı görünür olduğunda çenemi kaldırarak bakışlarımı kapıya diktim. “Pardon, sen biliyordun değil mi?” Omzuna bir yumruk attığımda güldüm, kapıya doğru koşar adımlarla gittiğimde Atilla’nın gelmesini bekledim. Uzun bacakları sayesinde yanıma gelmesi kısa sürdü.
Kapı kolunu tuttuğunda sonuna kadar açtı. İçeri girdiğimde merdivenlerden birkaç adım inerek ona yer açtım. İçeri girdiğinde kapıyı ardımızdan kapattı, yanıma geldiğinde onu beklemeden merdivenlerden inmeye başladım.
Peşimden ilerlediğini sessiz adımlarından anlayabiliyorken merdiven boyunca ona bakmadım, merdivenler bitip düz zemine vardığımızda başımı omzumda döndürüp yüzüne baktım. Gözlerim, mor gözlerini bulduğunda olduğum yerde sıçradım.
Kollarımı kavuşturduğumda her ne kadar gülüş seslerini duysamda ona bakmadım.
Yanıma geldiğinde ciddi yüz ifadesiyle “Sons of Fire!” Güçlü sesiyle seslendiğinde yutkundum. Toprak siyah bir beden doğurduğunda Marcus gelmişti, kızgın harelerinde şaşkınlığın yarattığı tahribat vardı. “İki bacaklı hayvan, kendinden bir tane daha mı getirdin?”
“Her seferinde seni çağırdığıma pişman etmek zorundasın… Değil mi Marcus?” Herkül’ün sesindeki alaylı ima, cümlesinin sonundaki soru işaretini geçersiz kılıyordu. “Burası Nuh’un gemisine döndü.” Marcus bir kez daha konuştuğunda Herkül onu duymazdan geldi.
Herkül, Marcus’ a sırtını döndüğünde konuşmak için ağzını aralasada gökten inen Martia, Sağ dizi yere değdiğinde ayağa kalktı. “Beni mi çağırıyordun Herkül?”
Herkül, başını olumlu anlamda salladığında Martia’nın gözleri benim yüzümü buldu. “O…” Çenesiyle beni Marcus’a işaret ettiğinde “Geçen ki ölümlü değil mi?” Marcus, başını salladığında Martia’nın bakışları Herkül’ün yüzünü buldu. “Öğrendiklerinden sonra yüzünü görmek istemez diye düşünmüştüm.”
Herkül, başını omzunda çevirdiğinde yüzüme baktı. “Yanıma gelmek için sebepleri vardı.” Ters bir şekilde gülümsediğinde gözlerine bakmayı sürdürdüm, tabii o önüne dönene kadar.
“Ya numara yapıyorsa, polislere söylemek için gözlem yapıyor, kanıt topluyorsa…” Başımı salladığımda Herkül, bir kez daha yüzüme baktı “Öyle bir şey yapmayacak.”
“Yapamaz zaten, o polise gidene kadar biz tüm delilleri bir boyuta saklar, üzerine de kapıyı çekeriz.” Marcus’un kordan sesi içimi ürpertse de sessizliğimi bozdum. “Bunu yapma şansım şimdi olduğu gibi bir ay önce de vardı. O yüzden o ateşten ağzını kapat, boş yere beni tehdit etme.”
“Off… Sert kız.” Marcus fısıldadığında turuncu gözleri kısılmıştı.
“Konumuza odaklanabilir miyiz?” Herkül, ellerini birkaç kez çırptığında odağımız istemsiz ona kaydı. “Metin Yılmaz, altmış yaşında ve… Yolumuz Eskişehir’ e.” İki cümlenin ilkini uzatarak söylediği gibi ikincisini bir hayli kısa söylemişti. “Eskişehir’e nasıl gideceğiz?”
Eskişehir, Ankara’ya yakındı, çok uzun sürmezdi ama uzun mesafelerde ne yapıyorlardı?
“Kilometreleri nasıl aştığımızı birazdan görürsün.” Herkül, adeta zihnimi okuyormuşçasına aklımdaki sorulara cevap verdiğinde içime bir şaşkınlık doğdu, yine de ona bunu belli etmedim.
“Şimdi, yolculuk yapacağız.” Arkama geçtiğinde elleri omuzlarımı kavradı “Marcus’a doğru yürü.” İleriye doğru adımlar attığımda Marcus da bana doğru geliyordu. Bedenlerimiz arasındaki mesafe azaldığında yüzlerimiz fazlasıyla yakındı. Başımı çevirmeyi denesemde bundan vazgeçtim, yine de kararsızlıklarım beni bırakmıyordu.
Yüzümün yanmaya başladığını hissettiğimde ellerimle yüzümü kapattım “Hayır, ben yapamayacağım!” Yüksek ve tiz çıkan sesim ağlamaklıydı. Herkül omuzlarımı bıraktığında sağ tarafa doğru kaçtım.
Başımı kaldırdığımda dolu gözlerle Herkül’ün gözlerine baktım. “Üzgünüm…” Çenem titrediğinde sesim sağanak yağmurda pas tutmuş bir çatıdan yere damlayan su damlaları gibiydi, etraf hayli gürültülüydü ancak benim dikkat çeken özel bir sessizliğim vardı.
“Önce ben yapayım,” Herkül bana doğru adımlar atarken elleriyle sakin olmamı işaret ediyordu. “Sen de beni izle, korkacak bir şey olmadığını göreceksin.” Sol elini bana uzattığında hızlı inip yükselen göğsüm bir an olsun yavaşladı.
Elimi, elinin içine emanet ettiğimde derin bir nefes aldım. Marcus’un yanına vardığımızda ateşten hareler önce Herkül’ün yüzüne daha sonra benim yüzüme en son ise bir olan ellerimize baktı.
Tereddüt etmeden Marcus’un yüzüne yüzünü yaklaştırdığında anlında ter damlaları oluşmaya başladı.
Herkül’ün morlarıyla ateşin turuncusu buluştuğunda Herkül dolgun dudaklarını yaladı. “Adalet yolu!” Elimi dolduran elinin yaydığı sıcaklık aniden kaybolduğunda, mor gözlerin sahibi tıpkı gözleri gibi mor bir tüye dönüştü.
Gözlerim aralandı, ayrılma sırası dudaklarımdaydı, henüz konuşmaya fırsatım olmamıştı ki Marcus söze girdi “Merak etme, eski hâline dönebiliyor.”
“Yani… Tahayyül görmüyoruz herhalde.”
Martia, eğildiğinde mor tüyü alıp beyaz kanatlarına taktı. “Birazdan sen de dönüştüğünde bu şekilde bir tüy olacaksın ve seni de kanatlarımın arasına alacağım.” Ağır ağır başımı salladığımda Marcus’un karşısına geçtim. Yüzlerimiz birbirine yakınken kahverengi gözlerimle gözlerinin içine baktım.
Kor, turuncu gözlerle kahveler buluştuğunda “Adalet yolu!” İçimdeki ruhun çekildiğini hissettim, bu biraz canımı yaksada geri dönüş yoktu. Acıyla çenem yukarı kalktığında boğazıma baskı yapan âdem elması ince deriyi yırtar gibiydi. “Ah…” Dudaklarımdan kısık ama hisli bir inleme döküldüğünde acı aniden dindi.
💊
Martia’nın ayaklarının yere bastığını duyan Marcus, toprağın altından çıktığında beyaz tenli kadının yüzüne imalı bir gülümseme ile baktı.
“Sanırım… Hep son gelen kişi olmak hoşuna gidiyor.” Martia’nın ince kaşları imayla yay gibi gerildiğinde çapraz bir gülüşü ormanın derinliklerine bıraktı.
Marcus, başını salladığında sesini şehvetle kısmıştı “Topuklarının toprakta bıraktığını tok sesi duymayı seviyorum.” Martia, bir gözünü kıstığında içinde oluşan şaşkınlığı dışarıya vurmaya niyeti yoktu. “Anca ayaklarımın dibinde olursun zaten.”
Marcus’ un sesi durgunlaştığında “Olurum, ben ona da razıyım.” Dedi.
Martia, kanadını kıvırıp önüne aldığında mor tüyü olduğu yerden çekip çıkardı. Tüy usulca yeri boyladığında Herkül, eski formuna evrildi. Parmaklarını birbirine geçirdiğinde kollarını havaya kaldırarak esnedi, bakışları Martia ve Marcus’ da dolandı. “Feride nerede?”
“O son anda ömrünün sonuna kadar tüy olarak kalmak istemediğine karar verdi, biz de onu Ankara’ da bıraktık.” Marcus’un gözleri; Martia ve Herkül’ün gözleri arasında mekik dokuduğunda inanamaz gibi gözlerini kıstı.
“Feride, bu dediğin şeye inanmaz.”
Martia gözlerini devirdiğinde arkasını döndü. Kahverengi tüy beyazların içinde bariz şekilde belli olurken Herkül, Martia’ya yaklaştı. “Senin şu hayal gücün yok mu Marcus?” Tüyü işaret ve baş parmağıyla çekip çıkardığında yere bıraktı.
Tüy, insan formuna dönüşmediğinde Marcus’un bedenini şaşkınlık ele geçirdi. Herkül ve Martia başlarını aynı anda Marcus’un yüzüne çevirdiklerinde “Ne oldu?”
“Ömrünün sonuna kadar tüy olmak, dedin. Dua kapıları mı açıktı acaba?” Martia’nın sakin fısıltılı sesinin ardından Herkül burnundan sert bir nefes verdi “Çeneni beş dakika kapatamıyorsun, değil mi?”
Yere eğilip tüyü aldığında sol avucundaki tüyü göğsünün ortasına bastırdı ardından sol eline sağ elinin tamamlayıcı gücünü verdi. Gözlerini yumduğunda “Beni duyuyorsun, biliyorum…” Sakin tutmaya çalıştığı sesine sarf ettiği eforu, gözlerini sıkmadan kapatmaya da veriyordu. “Buradayım Feride. Tüy değilim tekrar insana dönüştüm, ne kadar zeki bir kız olduğunu biliyorum. Senin hep yanında olduğumu bilmen gibi…”
“Şimdi ister bana güven ve tekrar insana dönüş ya da kendini güvende hissedene kadar tüy kal.” Atilla, tüyü yere bıraktığında birkaç adım attı.
“Şimdi ne olacak?” Marcus, duydukları karşısında hissettiği mahcubiyetle kısık sesle konuştuğunda “Kendi istediği zaman dönüşecek, kişinin rızası önemli.” Martia, Marcus’un aksine buz gibi sesiyle konuştuğunda Herkül, başını eğdi.
“Herkül…” İsminin zikredilmesi ile arkasını dönen Herkül’ün, dudakları aralıktı. Kollarını açtığında Feride aradaki kısa mesafeyi koşar adımlarla kapattı. Feride’nin beyaz kolları Herkül’ün bronz boynunu sardığında kalın güçlü kollar ince beli kavradı.
Sol yanağımı omzuna yasladığımda gözlerimi yumdum. Bu hissettiğim mor menekşe bahçesinde dolaşmak gibiydi, gevşeyen kaslarım sarıldığım kişinin karşı cins olduğunu fark etmemle kasıldı.
Kollarımı çözdüğümde ayrılmaya yeltendim onunsa kolları birkaç saniye daha sarılı kaldığında kendimi geri çektim. Bedenlerimiz ayrıldığında gözlerimi kaçırdım sol elimle sağ dirseğimi sıvazladığımda “Ben bilinmezliğin yarattığı korkuyla dönüşmeye korktum, hepsi, hepsi bu…”
“Artık daha rahatsın, değil mi?” Herkül’ün içinde tuhaflık barındıran kalın sesi kulaklarımı doldurduğunda başımı salladım. Marcus ve Martia yanımıza yaklaştığında dördümüzün arasındaki mesafeyi kapandı. “Şimdi ne yapacağız?”
“Metin’in evine çok yakın bir konumdayız. Feride sen onun evine gideceksin.” Herkül’ ün ciddi olup olmadığını anlayamadığım için hayretle yüzüne baktım, gayet ciddi görünüyordu.
“İstismar geçmişi olan genç bir kadını, hiç tanımadığı; yaşça büyük ve muhtemelen mesleğini gereği silahı olan bir adamın evine göndermek, ne kadar mantıklı bir plan?” Marcus’un sorgular sesini duyduğumda şimdiye kadar ona hak vereceğimi düşünmemiştim.
“Tanımadığım birinin evine gitmeyeceğim.”
Söylesene Herkül, gözünü kan bürüdüğünde Herkül Atilla kimliğinden tamamen sıyrılıyor musun? Beni, istismar mağduru danışanını, üstelik yeni yeni üstesinden gelmeye başlamışken bunu yapacak mısın?
“Eve girmeyeceksin, kapısını yumruklayıp dışarı çağıracaksın” Kaşlarım çatıldığında boynumda olan saçlarım sıcak hissettirdiğinde onları sırtıma attım. “Gürültü yaparsam çevredeki insanlar meraklanıp yanımıza gelmez mi?” İçimdeki nefesi bıkkınlıkla dudaklarımın arasından verdiğimde gözlerimi ağacın dibindeki dört yapraklı yoncaya kaydı.
“Herkül senin kafan mı iyi?” Martia, kollarını kavuşturduğunda durumdan rahatsız olmuş olacak ki, bakışlarını Herkül’ün yüzünden çekmiş, sağ omzunun üzerinden sadece ileriye bakıyordu.
“Değil. Bakın planı anlatıyorum.” Dördümüz kafa kafaya verdiğimizde can kulağıyla Herkül’ü dinlemeye başladık.
“Feride, sen güya mahallede yaşayan ailelerden birinin kızısın. Ebeveynlerin kavga ediyor ama bu şimdiye kadar olanlardan farklı, şiddetli geçen kavgaya bir de fiziksel şiddet ekleniyor…” Yüzünü bana çevirdiğinde gülümsedi “Sen de polis olduğunu bildiğin Metin Bey’in kapısını çalıyorsun.”
Bir düzüne basamağı çıktığımda siyah kapıyı hızla çalmaya yumruklamaya başladım. “Kimse yok mu? Metin Amca! Lütfen evde olduğunuzu biliyorum, bana yardım edin lütfen.” Ellerim ağrımaya başladığında dizlerimin üzerine eğildim, acıyan avuçlarımı birbirine sürttüğümde kırmızıya çalan ellerime baktım. Avuç içlerim yüzümü kapattığında gözlerimden akan yaşlara bir yenisi eklendi.
Kapalı kapı aralandığında ellerimi yüzümden çekerek aralanan kapının arkasındaki yüze baktım, beklediğim kişiydi. Doğrulduğumda üzgün bir ifadeyle ve akan yaşlarımın bana kattığı masumiyetle konuştum “Metin Amca, babamla annem kavga ediyorlar, anneme bir şey yapacak diye korkuyorum.” Şaşkınlıkla aralanan gözleri, olayı kavradıktan sonra bile içindeki duyguyu taşımaya devam ediyordu. Başını salladığına eve geri girdi.
Burnumu çektiğimde gelmesini bekliyordum, sağ elimle yaşlarımın süzüldüğü yanaklarımı sildiğimde gözlerim kapı koluna takıldı. Kapının ardından çıktığında ayakkabılarını giymek için eğildi, sıyrılan kazağının meydanda bıraktığı beyaz atletinin üstündeki silahı görmek gözlerimin fal taşı gibi açılmasına neden olduğunda güçlükle yutkundum.
“Martia ve Marcus, senin yanında olacak, yani o adamla yalnız kalmayacaksın.” Herkül’ün net sesi yayıldığında İnsanoğlu soyundan olmayanlar başını salladı.
Kaşlarım çatıldığında sorgular bakışlarımı Herkül’ün yüzüne çevirdim “Bir dakika, yanımda yaklaşık iki metre boyunda biri ateşten olan ve sıcaklık yayan şeytana benzer bir varlıkla gideceğim ve kimse şüphelenmeyecek öyle mi?”
“Şeytan değil Sons of Fire yalnız.” Marcus’un sakin ve umursamaz sesiyle başımı salladım. “Pardon, Sons of Fire’miş.” Gözlerimi devirdiğimde başımı omzuma yasladım.
“Onlar sadece görünmek istediklerine görünürler, hatırlasana başta sen de görememiştin.” Herkül’ün çok da uzak olmayan geçmişi hatırlatmasıyla başımı kaldırdım, dudaklarım biraz aralanmışken gözlerimle anladığımı belirttim.
“İlk cinayetini anlatmıştın, peki neden sana yardım ediyorlar?” Sorduğum soru olayların başlangıcına gidiyordu. Hayatlarımızı yazan Tanrı, bugünleri kaleme alırken her şeye yaptığı gibi ince noktalara takılmış, detaylı notlar almıştı.
“Kötülüklere karşı sessiz kalmak Şeytan işidir. Biz, sessiz kalmayan bir direnişin arkasındayız. Bu üçümüzün arasındaki adalet duygusundan kaynaklanıyor.” Ateşin kızıl közleri üç cümlenin içinde harlanırken Marcus ve Martia’nın gözleri birbirini buldu. Minik bir tebessüm beyaz tenin sahibinde belirirken ateş, kıvılcımını daha sonradan gösterdi.
“Herkül’ün cinayet işleyeceğini nerden biliyordunuz?” Martia sol elini başına götürdüğünde mahcup bir ifadeyle gülümsedi. “Biz dünyalıları izlemeyi seviyoruz. Ne zaman ne yapacakları belli olmuyor.” Tebessümü inci dişlerini gösteren bir gülüşe döndüğüne Marcus’un turuncu gözleri kısıldı “İki bacaklı hayvanları izlemek eğlenceli oluyor, Herkül’ü izlemek ise bambaşka.”
Bu sefer Herkül, Marcus’un ona taktığı lakaba kızmadığı gibi gülerek onlara katılmıştı.
“Her neyse, biz plana dönelim.” Hepimiz tekrar plana odaklandığımızda Herkül çenesini kaldırdı. “Metin’i, evine götürme bahanesiyle az ilerdeki ıssız mahalleye götüreceksin. Orda olan pilotise geldiğinizde iş bitti sayılır.”
Merdivenlerden indiğimde peşimden geliyordu. Önüme düşen saçları, kulağımın arkasına geçirdiğimde hızlı adımlarla ilerliyordum. Metin’ in yüzünde sakin tutmaya çalıştığı bir telaş vardı, yanımda ilerlerken adımlarını hızlandırmasına gerek yoktu.
“Şuradaki mahallede oturuyoruz.” Yandan bakışlar attığımda ona belli etmeye niyetim yoktu, ama ne düşündüğünü bilmek istiyordum.
Bir şeylerden şüphelenme ihtimali var mıydı?
“Burası biraz tekinsiz değil mi?” Başımı salladığımda dudaklarımı birbirine bastırdım “Evet öyle maalesef, ama kirası da ona göre oluyor.” İfadesiz bir yüzle, yüzüme baktığında önüme döndüm.
“Ben seni orda bekleyeceğim. Unutma ben en soldaki kolonun arkasında olacağım.” Herkül’ün mor gözlerine bakarken dudaklarımdan onu anladığımı belli eden nidalar çıktı.
“Geldik sayılır, evim hemen şurada. Şu pilotisenin arkasındaki bina.” Fısıldadım.
“Burada hiç bağırma sesi gelmiyor, bu nasıl kavga?” Tek kaşı havaya kalktığında “Baban kim senin?” Dudaklarım aralandığında gözlerimi art arda kırptım.
Elini beline attığında silahını çıkartıp bana doğrulttu. Gözlerim sonuna kadar açılırken güçlükle yutkundum. “Sen şu manyağın yeni stajyeri değil misin?” İçime doldurmaya çalıştığım nefeste yarım kaldığında başımı panikle salladım “Neden söz ediyorsunuz anlamıyorum? Ses gelmiyor çünkü belki de babam annemin çoktan icabına baktı. Geç kalmış olabiliriz…”
Bana doğru yaklaştığında dizlerimin bağının çözüldüğünü hissediyordum. Dizlerim, epilepsi hastası bir bireyin nöbet geçirirken titrediği gibi titriyordu. Dizlerime tüm vücudum eşlik etti. “Meraklı insanların ateş edilen bir silahın ardından bıraktığı sese ve kızgın barutun kokusuna sakin olacağını zannediyorsan yanılıyorsun. Silah kullanmadı desek.” Başını hesap yapar gibi yanlara doğru hafifçe salladığında “O kadar gürültüye biri polisi arar ya da müdahale ederdi değil mi? Feride Saral…”
“A… Adımı nerden…” Henüz cümlem bitmemişti ancak o hızlı bir hareketle sol koluyla boynumu sardı, telaşlı ellerim koluna tutunduğunda ondan kurtulmaya çalışıyordum.
Bana yalan mı söylendin Herkül? Bu adam senin Herkül tarafını bildiğini ima ediyor ve beni de biliyor… Senin yanında olduğumu, senden taraf olduğumu… Beni göz göre göre ateşe mi attın? Belki de sırrını bildiğimden beni ortadan kaldırmak istedin, niye kendin yapmadın Herkül?.. Niye beni ve güvenimi yaban ellere attın?..
“Bırak beni! Herkül! Martia! Marcus…” Boğazıma sardığı kolunu sıkılaştırdığında nefesimin kesildiğini ve hatta yüzümün morarmaya başladığını hissettim. Oynatmaya başladığım ayaklarım, kesilen nefesimle hareketsiz kaldı. Merhamete dönmüş gibi kolunu gevşettiğinde balık gibi açılan ağzımla, içime derin bir nefes doldurdum.
Herkül, gizlendiği kolondan çıktığında hızlı adımlarla yanımıza koştu. Aradaki mesafe git gide kısalırken “Bir adım daha atarsan kızın kafasına sıkarım!” Herkül’ün adımları kalan bir buçuk metreyi aşmaya yetmemişti çünkü eli silahlı bir polis, yeni stajyerini öldürmekle tehdit ediyordu.
“Bana yalan mı söyledin?” İki gözüm de yaşla dolduğunda görüş alanım buğulandı. Herkül başını salladı “Hayır.” Ben de başımı, tıpkı onun gibi salladım. “Yalan söylüyorsun...”
“Söylemiyorum, bunları daha sonra konuşuruz.” Kalın sesi ortamda yayıldığında Metin histerik bir gülüş attı. “Tabi buradan sağ çıkabilirseniz.”
“Metin, bana bak. Gözlerimin içine bak.” Atilla’nın mor hareleri ile Metin’inkiler buluştuğunda “Kolunu gevşeterek kızı bırakıyorsun.” Herkül’ün otoriter ve keskin sesiyle Metin’in boğazıma sardığı kolu gevşedi. Onu atlatarak Herkül’ün tarafına koştuğum sıra da kolum, havada asılı kalan koluna çarptı. Herkül ve Metin’in arasındaki göz teması bozulduğunda Metin, sersemlemiş gibi başını salladı. “Sen… O ucube mor gözlerinle beni hipnoz ettin. Kim yardım ediyor sana? Ne biçim bir varlıksın lan sen?!.”
“Ben seni manipüle etmiyorum. Ben de senin gibi sıradan bir insanım, bak bana. Hadi gözlerime bak.” Metin gözlerini, Herkül’ün gözleri hariç her yerde gezdirirken epey şaşkın görünüyordu. Dudakları sessizce kıpırdadığında bildiği tüm duaları okuduğunu anladım.
Yer kabuğundan üç metre kadar yüksekte olan Martia, kanadından kopardığı tüyü, avuç içine aldığında dudaklarını büzerek onu Metin’in üstüne üfledi. Dudaklarım aralıkken ön iki dişim görünür haldeydi. Olacakları canla başla merak ediyor, sabırsızca bekliyordum.
Metin çubuk yutmuş gibi dimdik durduğunda Herkül, derin bir nefesi burnundan verirken gözlerini yumdu.
Gözlerini açtığında Metin’ e doğru ilerledi. Hareketsiz kalan adamın gözleri fal taşı gibi açılsada kesinlikle kımıldayamıyordu.
Herkül, cebinden bez parçası çıkardığında Metin’in elindeki silahı aldı ardından yerde sürüklenmesini sağlayarak olay mahalinden uzaklaştırdı.
Arkasını döndüğünde bakışları önce beni buldu ardından uygun bir ev aradı ancak görünürde uygun bir ev yoktu. Planı yaparken hesap ettiği eve, henüz vardı. Metin, neredeyse tüm sırrı çözmüş olması bir yana bir de fazlasıyla agresifti. Tüm bunlar onu eve götürme fikrinin alaşağı olmasına yetiyorken Herkül aklına bir çözüm gelmiyormuş gibi keyifsizdi.
“Ne yapacağız Herkül?” Marcus’un meraklı sesiyle Herkül çenesini kaşıdı. “Burada onun işini bitiremem, silah sesine mahalleliler toplanır.” Gözlerini kıstığında “Dövüşeceğiz.”
Herkül, Metin’in burnuna sağlam bir yumruk attığında Metin sarsıldı. Kendine geldiğinde Herkül’ e karşılık verdi, sanki bir mıknatıs tarafından tutuluyormuş da onun manyetik alanından yeni kurtulabilmiş gibiydi.
Herkül, Metin’in üzerine çıktığında art arda yumruklar indirmeye başladı. Altta kalan adam, üstekinin karnına yumruk attığında Herkül, nefesi kesilmiş hâlde hareketsiz kaldı. Durumdan faydalanan Metin, Herkül’ü üzerinden ittiğinde koşarak silahını aldı.
Gözlerim, yuvalarını zorlayıp sonuna kadar aralandığında vücuduma kal geldi.
Silahı, bir zamanlar Azrail’i olmaya niyetlenmiş adama doğru tuttuğunda burnundan akan kanı umursamadan patlayan dudağını elinin tersiyle sildi.
Herkül, ayağa kalktığında çenesini havaya kaldırmıştı, silahı ve ona doğrultulan namluyu görmeden nefes almaya çalışıyordu.
Herkül’ün yanına koşmaya başladığımda kurşunu hiç düşünmeden sıktı.
Metin’in hedefi farklı olsada kurşun benim bedenimi yakmıştı çünkü ben Herkül’ün önüne atlamıştım.
Sağ koluma isabet eden kurşun, bulunduğu yeri uyuşturmaya başlamıştı. Dizlerimin bağı çözülürken bedenimi boşluğa bırakıverdim. Herkül, kollarını koltuk altlarımdan geçirdiğinde yıkılan bedenimi tuttu. Elleri karnımın üzerindeyken olanların şokunda, ayakta durmaya çalışıyordu.
Yavaşça yere oturduğunda sırtımı göğsüne yasladı, başımı dik tutmakta zorlanıyorken gözlerim kararıyordu.
Yaradan süzülen kanları hissedebiliyorken sulanan gözlerimden, tıpkı kolumdaki yara gibi vücut sıvım boşalıyordu. Dudaklarımın arasından çektiğim acının fısıltılarını dökmek isterken başaramadım, yalnızca birkaç küçük inilti vardı…
Metin, doğrulttuğu silahı usulca indirdiğinde başını sağ omzuna eğdi, gözlerinde hayal kırıklığı vardı çünkü hedefindeki bir seri katildi. Masum sayılabilecek genç bir kadın değildi.
Tüm üzüntüsüne rağmen topukları kıçına vura vura kaçtı. Herkül, olanların farkında olsada şu an tüm odağı bendeydi.
Marcus, olay mahaline yaklaştığında Herkül’e üzgün bir ifadeyle baktı. “Onu sizin şifa evlerinize götürmeliyiz.”
Herkül, başını salladığında gözlerini yüzüme çevirdi, endişeli gözlerle bana bakıyorken bilincimin kaybolmasından korkuyor gibiydi. “Onu hastaneye götüremeyiz. Silahıyla beraber gitti, her şeyi itiraf ederse elinde kanıtı olacak.”
“Martia sen şifa gücünle yarasını iyileştirebilirsin.” Herkül’ün bulduğu çözüm Martia’yı hoşnut kılmadı. “Önce kurşun çıkartılmalı, bu hâlde yarasını iyileştirirsen kurşun ona zarar verir.”
Herkül, tişörtünü çıkardığında şerit şeklinde katladı ardından kolumun etrafına sardığında sıkı bir düğüm attı. “Ah...” Yüzüme düşen perçemleri kulağımın arkasına sıkıştırdığında saçlarımı sevdi. “Kan kaybetmemen için spanç yapmamız gerekiyor.”
Bir eli sırtımdayken diğerini dizlerimin arkasından geçirdi, onun kucağındayken uyku daha tatlı bir hâle geliyordu. Gözlerimin kapanmak için verdiği mücadeleyi kazanmasına izin vermeye karar verdiğimde Herkül’ün yüksek sesini duydum, duydum ama bana işlemiyordu. “Feride!”
….
Sert bir şeyin yere düşmesiyle çıkan yüksek ses, acıyan gözlerimde aralanma isteği yarattı. Kirpiklerimin birbirine yapıştığını hissettiğimde aralamak bir o kadar zordu.
Yumuşak yastıkta başımı huzursuzlukla çevirdim.
Dur, bir saniye. Ben tek yaşıyorum…
Hızla gözlerimi açtığımda yatakta doğruldum. Karşımda duran orta yaşlardaki kadın, eliyle ağzını örtmüştü. Burası benim odam değildi, karşımda duran kadını da hayatımda ilk kez görüyordum.
Herkül’ün yanına koşmaya başladığımda kurşunu hiç düşünmeden sıktı.
Metin’in hedefi farklı olsada kurşun benim bedenimi yakmıştı çünkü ben Herkül’ün önüne atlamıştım.
Sağ koluma isabet eden kurşun, bulunduğu yeri uyuşturmaya başlamıştı.
Tabii ya, bakışlarımı sağ koluma indirdiğimde ne kurşun ne de kurşuna ait bir yara izi vardı. Kolum fazlasıyla sağlıklı dururken kaşlarım çatıldı.
Ne zamandır uyuyordum?..
Yorganı üzerimden çektiğimde bacaklarımı yataktan sarkıttım. Önüme düşen saç tutamını kulağımın arkasına sıkıştırdığımda başımı sağ omuzumda çevirdim. “Siz kimsiniz?”
“Ben Meliha Ayhan. Atilla’nın annesiyim.” Gözlerim irileşirken ilk kez gördüğüm kadının, psikoloğumun annesi olmasını beklemiyordum. Yataktan kalktığımda karşısına dikildim, o beni kısılmış gözleriyle itinayla süzerken bunu neden yaptığını anlayamadım ama altta kalmak yerine bana yaptığını ona yapmak istedim.
Tıpkı bana yaptığı gibi ona gözlerimi kısarak baktığımda baştan aşağı süzdüm. Kadının başındaki yazmanın -Karadenizlilerde sıkça görülen iğne oyası ile süslenmiş baş örtüsü- göğsüne uzanan kollarını başının tepesinde birleştirmiş ve minik bir düğüm atmıştı.
Ten rengi; güneşten mahrum kalan, çoğunlukla yağmura maruz kalan Doğu Karadenizliler gibi beyazdı. Yeşil gözleri Atilla’ya aktardıklarından değildi, ona ait olanlar çok daha açıktı.
Hafif kemerli burnu ve ince sayılabilecek dudakları vardı. Boyu benim boyumdan bile kısaydı demek ki Atilla babasına çekmişti. Biraz kilolu, tombul sayılabilecek bir kadındı.
Gözlerinin röntgeni bitmiş olmalıydı ki gözleri, bir kez daha yüzümü buldu. Dudakları yukarı çekilmiş bana gülümsüyordu. Elini öpmem için bana uzattığında bakışlarım eline düştü.
Olanlara anlam veremiyorken yaşına hürmeten uzattığı elini öptüm. Elini tutuğum elimi, ellerinin arasına aldığında yüzünde şefkat vardı. “Adın ne güzel kızım?” Kaşlarım gerildiğinde dudaklarımı araladım. “Feride. Feride Saral.”
“Feride…” İlk cümlemi dudaklarının arasında mırıldandığında “Eşsiz, benzersiz. Yağmur ve bereket.” Başımı salladığımda gözlerimin derinliklerine baktı. “Oğlum iyi bir seçim yapmışa benziyor.” Beyinlerim arasında minik ama güçlü bir elektrik akımı olduğunda tamamen uyanmış hissediyordum. “Ne?”
“Oğlumun yatağında yatan gelinimden başkası olamaz herhalde.” Yanıldığını söylemek için dudaklarım aralanmıştı ancak Meliha Hanım müsaade etmedi. “Atilla birkaç saate gelir, ona güzel yemekler pişirelim, hadi gel mutfağa. Hem… Nasıl marifetlerin var görmüş oluruz.”
“Yanılıyorsunuz ben...”
“Yemek yapmayı mı bilmiyorsun?”
“Hayır.” Başımı eğdiğimde geri doğrulttum. “Yani biliyorum ama konumuz bu değil.”
“Öyleyse sorun yok. Toparlanınca gelirsin ben mutfaktayım.”
Dudaklarım bir kez daha aralandığında o çoktan odadan çıkmıştı. Lafları ağzıma tıktığı yetmiyormuş gibi inandığı “gelinim” mevzusundan dönmeye de niyetli görünmüyordu.
Başımı omzumun üzerinde çevirdiğimde odayı süzmeye başladım. Duvara asılı bir televizyon, ekranın karşında az önce kalktığım lacivert nevresimli büyük yatak, yatağın her iki yanında ahşap komodin ve yatağın sağ tarafında duvara sabitlenmiş giyinme dolabı vardı.
Giyinme dolabının karşısında, yatağın diğer tarafında büyük bir pencere vardı. Aslında kapı demek daha doğru olurdu çünkü direkt bahçeye açılıyordu. Dolabın gerisinde bir kapı daha vardı, banyo olduğunu tahmin ettiğim kapıyı açtığımda tahminimde yanılmadığımı gördüm.
Musluğun kolunu ılık ayara getirdiğimde birleştirdiğim avuçlarıma doldurduğum suyu birkaç kez yüzüme vurdum. Aynadan kendime baktığımda yüzüm gayet sağlıklı duruyordu, bu tuhaftı. İlk kez bu kadar canlı görüyordum.
Banyoda olan tarağı izin almaksızın kullanmaya başladığımda kendimi kötü hissediyordum. Yinede başka şansım yoktu, saçlarımı güzelce tarayıp düğümlerini açtım.
Banyodan çıkarken sol elimin parmakları kurşunun hasar açtığı yeri çekiştirdi ama ne bir iz ne de bir sızı vardı.
Bu yara nasıl iyileşmişti, neden herhangi bir iz yoktu?
Yatağa yöneldiğimde yastıkları biraz silkeleyerek düzelttim ardından aynı yerine bıraktım. Burası Atilla’nın yatağıydı, gözlerim yastıklar arasında mekik dokurken düşünmeden edemedim.
Umarım yanımda yatmamıştır.
Yorganı yatağa serdiğimde koca camın önüne geçtim. Kolunu çevirdiğimde içimi derin bir nefesle doldurdum ve bir tane daha… Nefes almak, yaşamak güzel şeydi.
Odanın havalanması için camı açık bıraktığımda Meliha Hanım’ın isteği üzerime mutfağa indim.
Meliha Hanım, yüzünü tezgâha dönmüş cam kesme tahtasının üzerindeki soyulmuş patatesleri küp küp doğruyordu. “Merhaba ben geldim de yapabileceğim bir şey var mı?” Yüzünü bana döndüğünde tebessüm etti.
“Şu havuçları soyup ince ince doğrayabilir misin?” Başımı salladığımda tezgâha yaklaştım ve ıslak havuçları soymaya başladım. “Ne yemeği yapacağız biliyor musun?” Dudaklarımı içeri çektiğimde daha da büyüttüğüm gözlerimle başımı salladım.
“Kara lahana yemeği. Bizim yöreye ait bir yemek, Atilla’m özlemiştir.” Oğlunun adı dudaklarından döküldüğünde yüzünde bir gülümseme doğmuştu, aralarındaki bağ gerçekten kuvvetli görünüyordu.
“Nerelisiniz Meliha Hanım?” Başını sol omzunda çevirdiğinde yüzünü buruştu ama kısa zamanda yüzü çözüldü. Islak elinin tersiyle omzuma dokunduğunda güldü “İlahi.” Bu kez dişlerini göstererek güldüğünde “Doğu Karadenizli, Rizeliyiz yavrum.”
“Meliha Hanım inanın bana çok zarifsiniz ama ben sizin ge…” Telefonu çaldığında işaret parmağını bana gösterdi “Bir dakika yavrum.” Islak ellerini beline bağladığı mutfak önlüğüyle kuruladığında yemek masasının üzerindeki telefonu alıp gelen aramayı açtı.
“Alo, efendim Oğlum.” Dişlerini göstererek güldüğünde telefonu kulağı ile omzu arasına sıkıştırmış, patates doğramaya devam ediyordu. “Akşam yemeğini yapıyorum, baban lahana yemeği istedi.” Birkaç saniyeliğine bana baktığında gülümsedi, olanlara anlam veremesem de onu kırmamak adına karşılık verdim.
“Yaa tabii yapardım, işten güçten memlekete geldiğin mi var?” Kesme tahtasının üzerindeki patatesleri bir kaba boşalttığında kararmaması adına üzerini geçene kadar su koydu.
“Neyse fırsat bulduğunda gelir, yersin oğlum.” Meliha Hanım sahte bir nida çıkardığında aceleyle konuştu “Aa! Fasulyenin suyu taştı! Dur oğlum ben seni sonra arayacağım. İki ayağım bir pabuca girdi.” Atilla bir şeyler söylediğinde annesi “Görüşürüz.” Diyerek telefonu kapattı.
“Ona sürpriz mi yapacaksınız?” Başını salladı. “Onun geleceği yok, ben geleyim dedim. Babası da gelecekti de işten fırsat bulamadı. Babasının oğlu.” Son cümlesiyle gözleri donuklaştı, zihni eski zamanları canlandırıyor gibiydi.
“Atilla en çok size mi benziyor babasına mı?”
“Eşim yani Melih Bey’e…” Ciğerlerindeki derin nefesi verdiğinde tebessüm etti. “Derler ya kim daha çok severse çocuk ona benzer diye… Ben de Melih’imi öylesine seviyordum ki, Atilla şıp dedi babasının burnundan düştü.”
Dudaklarım şaşkınlıkla aralandığında “İsimleriniz bile birbiriniz için yaratıldığınızın kanıtı gibi.” Gözlerimin parlamasına engel olamadığımda gülümsedim.
Gülümsemeyi sürdürdüğünde başını salladı “Buna ben de inanıyorum. Bir zamanlar inancımdan dönmemi sağlamaya çalışmışlardı ama biz birbirimizden hiç vazgeçmedik.” Dudaklarının bir tarafı alayla çekildiğinde “Atilla’ ya hamileyken bir kızım olmasını hem çok istiyor hem de çok korkuyorum.”
Evlat ayrımı yaptığını söyleme… Kaçıncı yüzyıldayız hâlâ mı?
“Evlat ayrımı yaptığımı düşünme.”
O da Atilla gibi zihnimi okuyordu. Sizde de mi sihirli güçler var Meliha Hanım? Evet ise tek gözünü hayır ise çift gözünüzü kırp.
İşimin bittiği havuçları ayrı bir kaba koyduğumda dikkatli bakışlarımı Meliha Hanım’ın yüzüne çevirdim.
“Eşimle öyle zor kavuştuk ki, bir kızım olmasına ve kaderinin annesine çekmesinden korkmuştum. Hamile hormonları işte.” Anladığımı belli etmek için başımı salladığımda gözlerine dikkatle bakmayı sürdürdüm.
“Öyle mi oluyor? Tüh!..” Sol avucuma sağ elimin tersiyle vurduğumda başımı salladım. Meliha Hanım düdüklü tencerenin -muhtemelen fasulye- altını kapattığında soğuması için bıraktı.
“Annen sevdiği ile evlenmedi mi yoksa?..” Dudaklarımı birbirine bastırdığımda görünmüyordu. “Evlendi, evlenmesine ama… Maalesef babamı bana hamileyken kaybetti.” Başımı eğdiğimde yutkunamadığımı hissettim. Yetimlik kaç yaşında olursan ol, boynunu bükük bırakıyordu.
Sağ eliyle yanağımı tuttuğunda şaşkınlıkla yüzüne baktım, açıkçası böyle bir anaçlığı beklemiyordum. En azından bana karşı...
“Biz Melih Bey ile tüm ilgi ve sevgimizi, maddi yönden yetebileceğimiz tek oğlumuza verdik. Kız çocuk hasretimizi kısa süreliğine yüreğimize gömdük çünkü bir gün oğlumuzun büyüyüp bize bir kız çocuğu getireceğini biliyorduk.”
Şaşkınlıkla aralanan dudaklarımda, yüreğimin üzerine oturan filin ağırlığı vardı. “Meliha Hanım ben…” Gözümden bir damla yaş aktığında dikenleri tellere sarılı boğazımdan bir sağanak aktı.
“Hadi elini yüzünü yıka gel, Atilla gelmeden yemeği bitirelim.” Başımı salladığımda “Ne zamandır ev çorbası içmemiştir yavrum, hep beraber içeriz.” Başımı salladığımda banyoya ilerlemeye başladım.
💊
Masayı çoktan hazırlamış, yemekleri son kez ısıtmıştık. Şimdi oturma odasında Atilla’nın gelmesini bekliyorduk. Ben de Meliha Hanım’ın sorularına sıkılmadan cevap veriyordum.
“Ben de psikoloji okuyorum, bu sene okulum bitecek inşallah.”
“Ne güzel meslektaşsınız da aynı zamanda. Valla Feride bizim için diyorsun ama asıl Atilla ile sen birbiriniz için yaratılmışsınız.”
Atilla’nın anahtarının giriş sesi salona dolduğunda Meliha Hanım mutfağa koşuşturdu. “Planı iptal mi etsek, sizi görünce daha mutlu olur Atilla inanın.”
Ne zamandır görmediği oğlunu göreceği heyecanıyla beni duymadı. Pes ederek nefesimi verdim. Kadıncağız madem böyle mutlu olacaktı birazcık rol yapabilirdim, değil mi?
Atilla’nın kapıyı açtığında karşısında beni görmeyi beklemediği yüz ifadesinden belli oluyordu. “Feride. Sen kendiliğinden mi uyandın? Ne güzel, uyanmasan bugün seni ben uyandıracaktım.”
“Ne zamandır yatıyorum ki ben?” Boy farkımızı önemsemeden çenemi havaya kaldırmış yüzüne, gözlerine bakıyordum. “Bir hafta.” Gözlerim irileşirken mutfakta bizi duyabilen Meliha Hanım’ın varlığını hatırladım.
Kollarımı Atilla’nın boynuna sardığımda parmak uçlarımda yükselmiştim. Atilla sağ kolundaki mor menekşe demetinin el verdiğince sarılışıma karşılık verdi.
Bedenlerimiz ayrıldığında olanlara anlam veremese de gözlerinin içi parladı, buna şahit oldum. Çiçek buketini bana uzattığında “Bunlar senin. Bugün uyanacağının şerefineydi.” Ters bir gülümseme yüzümde yer bulduğunda gözlerinin içine baktım. “Teşekkür ederim.”
“Asıl ben teşekkür ederim. Hiç düşünmeden önüme atladın, o günün kahramanı sendin Feride,” gülümsedi.
Çiçekleri burnuma götürdüğümde derin nefes aldım. “Çok güzel kokuyor…”
“Mutfaktaki yemekler kadar değil, hasta hasta niye uğraştın. Dışardan söylerdik.”
“Değerdi.” Boy farkımızdan yararlanarak üstten üstten bana bakıyordu, hakimiyet kurmuştu. “Öyle mi?” Başımı salladığımda “Hadi mutfağa geçelim.”
“Ellerimi yıkayayım geliyorum.” Heyecanlı bir çocuk gibi konuştuğunda banyoya ilerlemek üzereydi ki, kolunu tuttum. “Gel önce sonra gidersin.” Tek kaşı havaya kalktığında sorgular bakışlar attı “Sen bir şeyler mi çeviriyorsun?” Yüzünde bir gülüş doğmak üzereydi ki kolunu çekiştirdim. “Gel hadi.”
Mutfağın kapısından girdiğimde Atilla, annesini gördü. “Annem.” Birbirlerine yaklaştıklarında kucaklaştılar, Meliha Hanım oğlunun sırtını sıvazladığında gözleri çoktan dolmuştu. “Evine hoş geldin oğlum.” Burnunu çektiğinde eliyle ocaktaki tencereleri gösterdi. “Bak, gelinimle ne yemekler yaptık sana.”
Gözlerim fal taşı gibi açıldığında bana dönen bakışları hissettim, yüz ifademi düzeltip şirin olmasını dilediğim bir ifade takındım. Bu yanlış anlaşılmayı Atilla’nın yanında söylemesini beklemiyordum.
“Gelininle tanıştın demek.” Atilla’nın söylediği cümle beni şaşırttığında, tükürüğüm boğazıma takıldı, art arda öksürdüm. Öksürüğüm geçmeyince Meliha Hanım sırtımı sıvazlarken Atilla sürahiden doldurduğu bir bardak suyu bana uzattı. Sudan bir yudum aldığımda ona kötü bakışlar attım.
“Bugün özel bir gün de ben mi bilmiyorum? Neyi kaçırıyorum?” Meliha Hanım elimdeki çiçekleri kastediyordu. “Atilla uyanmamım şerefine almış.”
“Böylesine romantik bir oğlan doğurduğumu bilmiyordum. Onu ilk kez böyle görüyorum.” Atilla’ya imalı bakışlar atarken bende muzipçe gülümsedim.
Bir hafta sonra uyanmamın şerefine…
“Hadi ellerini yıka da yemeğe başlayalım.”
Atilla mutfaktan ayrılırken cebimde hissettiğim titreşimle elimi cebime götürdüm ve telefonumu çıkardım.
Devin: “Evde misin? Cevahir ile geleceğiz, sana söyleyecek şeyleri var.” (18.18)
Feride: “Psikoloğumun evindeyim. Ne söyleyecek acelesi var mı?” (18.19)
Devin: “Evet, önemli. Konum at!” (18.19)
Feride: “Konum.” (18.20)
….
Akşam yemeğinin ardından oturma odasında oturmuş, Meliha Hanım’ın Atilla’nın çocukken yaptığı yaramazlıkları anlatışını gülerek dinliyorduk.
Atilla ile ben üçlü koltuğun iki ayrı köşesinde otururken aramızda yığınla mesafe vardı. Anlatıcımız ise karşımızda, tekli koltuğa kurulmuştu.
“Bazen yaşı gibi toy davranırken kimi zamanda babası gibi olgun oluyordu.” Kahkahasının ardından kısılan gözlerini araladı. “Akrep burcu olduğunu bilmesem ikizler sanacağım. Öyle bir tezatlık.” Gülmekten gözünden akan yaşı sildiğinde daha fazla gülmemek için dudaklarını ısırdı. Elini göğsüne bastırdığında soluklanmaya çalıştı “Çok yaramazdı çok…”
“Gelinim, elinden bir kahve içmek isterim, yapar mısın? Şöyle ailecek içelim.”
Dudaklarım “Yaparım,” demek için aralandı ancak Atilla benden önce davrandı.
“Anne güldük eğlendik ama Feride benim stajyerim. Yanımda çalışıyor, yani aramızda sandığın gibi bir şey yok.”
Meliha Hanım bir benim yüzüme bir oğlunun yüzüne baktığında modu düşmüş görünüyordu. “Ama o senin yatağında uyuyordu. Benden mi çekiniyorsunuz?”
Yanaklarımın yandığını hissettiğimde gerekli açıklamayı yapması için Atilla’nın yüzüne baktım.
Anne biz adaleti sağlamak adına bir polis memurunu öldürecektik. Bize yardım eden iki varlık da var. Ben kusursuz bir plan yaptığımı sanarken hesaba katmadığım şeyler oldu ve polis beni vuracaktı. Sağ olsun Feride’ de önüme atladı, o vuruldu. Ben de ona evde baktım.
Böyle söylemedi tabii ki.
“Ağır hastalandığı için iyi bakılması gerekiyordu, burada kimsesi olmadığı için ben baktım.” Annesinin gözleri endişeyle parladığında “Geçmiş olsun kızım neyin var?”
Bir kez daha cevap vermesi için Atilla’nın yüzüne baktım.
“Grip, ama ateşi çok yükselmişti, gözünü açamıyordu. Doktorlar özel bir bakımın şart olduğunu söylediler.” Annesi dudaklarını birbirine bastırdığında üzgün görünüyordu.
“Ah yavrum… Neden hasta olduğunu söylemedin, bir de yemek için yardım istedim senden.”
İçimde Atilla’ya karşı bir öfke oluştu, kadıncağızı boş yere üzüyordu.
“Ben iyiyim, gerçekten. Tamamen iyileşmiş ve dinç hissediyorum. Hatta şimdi bize güzel bir kahve yapacağım.”
Başımı Atilla’ya çevirdiğimde sahte olduğunu bir tek kendisinin anlayabileceği bir gülümseme yolladım. Gülümseyerek karşılık verdiğinde onunkisi gerçekti.
Atilla’nın yüzündeki gülümseme çalınan kapı ile soldu, ayağa kalktığında kaşları çatıktı “Kim bu saatte?”
Dudaklarımı ısırmaya başladığım da gelenlerin kim olduğunu biliyordum ve davet ederken ev sahibine sormamıştım.
Atilla kapıyı açtığında önde Devin arkada Cevahir içeri girdi. “İyi akşamlar.”
Ayağa kalktığımda ikisiyle de selamlaştık. Devin, Atilla’yı yeni fark etmiş gibi kaşlarını havaya kaldırdı. Tokalaşmak için elini uzatacakken Atilla’nın soğuk tavrını ve yalnızca bir baş selamlamasıyla yetindiğini görünce sıradan davranmaya çalıştı.
Cevahir de Devin gibi davranınca neden onun söylediklerini yaptığını anlamadım ancak üzerinde durmadım.
Devin’ in bakışları Meliha Hanım’ı bulunca gülümsedi “Siz de mi buradaydınız teyzecim.”
Annesi sessizce başını salladığında davetsiz misafirlerden hoşlanmadığını anladım. Yüz ifadesine baktığımda Atilla şu anda kesinlikle annesine benziyordu.
Sormadan çağırdığım için bir kez daha kendimi kötü hissettiğimde burada kalmak istemedim. “Ben kahveleri yapayım.”
Mutfağa kaçtığımda ellerimi tezgâha bastırarak güç aldım. Yumduğum gözlerimi ciğerlerime derin bir nefesi doldurup verene kadar kapalı tuttum. Kendimi biraz da olsa iyi hissettiğimde ikili kahve makinesinin haznelerini tezgâhın üzerine aldım.
Atilla peşimden mutfağa geldiğinde “Kahve yapmana gerek yok.”
“Çok durdun, arkadaşlarını da al git mi diyorsun?” Atilla’nın ağzı aralandığında dudaklarının arasındaki mesafe birkaç kademe arttı. “Kahveden oraya nasıl geldin?” Başını olumsuz anlamda salladığında normalden biraz daha uzamış saçları sallandı.
“Senin gitmeni istemiyorum ama arkadaşların evimde ne arıyor, merak ettim doğrusu.” Saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdığımda kurumuş dudaklarımı yaladım. “Benimle önemli bir şey konuşacaklarmış ondan, ben de konumumu paylaştım.” İlk hazneye iki fincan su ve dört çay kaşığı kahve koyduğumda makineyi çalıştırdım.
“Sana sormadan çağırmamam gerekirdi, kızdaysan haklısın.” Gözlerinin hareleri karardığında başını salladı “kızdım ama eve çağırmana değil.” Şaşkınlık yüzümde belirirken bana kızabileceğini hiç düşünmemiştim. Belki de o bir psikolog olduğu için duygularını kontrol edebilme yetisinin daha fazla olduğuna inandığım için.
“Şu vefalı dostlarının ortada olmadığın bir hafta boyunca sana tek bir mesaj göndermemelerine ve şu anda hiçbir şey olmamış gibi gelmelerine kızdım. Yüzsüz insanlara sinir oluyorum.”
Kaşlarım yaşadığım farkındalıkla kalktığında, arkadaşlarımı savunmayı istedim sonra telefonumun ekranı yukarı kaydırdım.
Annem dışında hiçbir bildirim yoktu.
Annem…
Çok telaşlanmış olmalıydı.
Yüzümdeki kanın çekilmesiyle Atilla ne düşündüğümü anlamış gibiydi. “Merak etme, annene ’vizelere çalıştığını müsait olduğunda onu arayacağını’ yazdın.”
“Yani sen yazdın.” Atilla soğukkanlılıkla başını salladığında içime su serpildi. Annemi arayıp kısada olsa sesini duymak isterken makineden kahvenin hazır olduğuna dair ses geldi. Kahveleri fincana döktüğümde kızlar geldi.
“Meliha Teyze ve Cevahir orta içecekmiş Feride. Ne çok ortak noktanız var.” Devin’ in imalı sesinin eşlik ettiği bakışları Atilla’daydı.
Cevahir’i Atilla’ ya mı ayarlamaya çalışıyordu?
İki fincan kadar daha suyu hazneye döktüğümde dört ölçek kahve ve iki ölçek şekeri ilave edip karıştırdım. Cevahir hazır olan fincanlara çenesi ile işaret edip “Onlar kimin?”
“Atilla Bey ve benim için, sade.”
Cevahir’in kaşları bir saniyeliğine havaya kalktığında dudaklarını içine çekerek daha ince bir görüntü kazandı. “Ben kahvelerimizi içeri götüreyim.” Atilla mutfaktan çıktığında kızlar yanıma yaklaştı.
“Feride, Atilla’nın kız arkadaşı var mı? Görüştüğü biri falan.”
Cevap vermediğimde “Hadi Feride, biliyorsan söyle.” Devin sorularına devam ederken ben hazır olan kahveleri fincanlarına koyuyor ve Atilla’nın bana söylediği cümleleri zihnimden atamıyordum.
“Şu vefalı dostlarının ortada olmadığın bir hafta boyunca sana tek bir mesaj göndermemelerine ve şu anda hiçbir şey olmamış gibi gelmelerine kızdım. Yüzsüz insanlara sinir oluyorum.”
Meliha Hanım’ın kahvesini aldığımda kapıya ilerledim “İçeri geçelim, kahveni alırsın Cevahir.”
Devin hariç herkes önündeki kahvesini yudumlarken ortalık sessizdi. Oysa onlar gelmeden sıcak bir sohbet akıyordu, ortamın havası hemen değişmişti.
Meliha Hanım kahvesini bitirdiğinde ters çevirdi. Devin, sessizliği silmek için atıldı “Yapay zekaya fal mı göndereceksiniz? İnanır mısınız?” Meliha Hanım belli belirsiz başını salladı. “Ne demişler, fala inanma falsız da kalma.”
Kahvesi biten Cevahir de fincanını ters çevirdiğinde gülümsedi. “Ben de sizinle aynı fikirdeyim teyzecim.”
Meliha gülümsediğinde “Ben kendim bakıyorum, öyle uygulamaya falan gerek yok.”
Öyle söyleyince ilgimi çekmişti, usulca fincanımı kapattım. “Benimkine de bakar mısınız?” Dudakları yukarı çekildiğinde onayladı. “Bana da.” Cevahir’ e de kafa salladığında oğluna döndü “Senin fincanına da bakayım mı?”
Ağır bir hareketle başını salladı “Ben fala inanmam.”
Atilla’nın sözleriyle Cevahir bir kez daha bozulduğunda gülmemek için kendimi zor tuttum.
“Getir bakalım, ilk seninkine bakayım.” Fincanı Meliha teyzenin önündeki sehpaya bıraktığımda ters fincanı tabaktan kaldırdı. Birleşmiş, yoğun telvenin tabağa süzülmesini bekledikten sonra fincanı kaldırdı.
Gözleri önce tüm fincanda gezindi ardından bölgesel olarak yorumlamaya başladı.
“Bir kuş var küçük değil, büyük sayılır. Yakında müjdeli bir haber alacaksın, kutlayacaksınız bu haberi.” Gözlerim merakla kısıldığında “Kutlayacak mıyız? Kiminle?” Başını salladığında “Biriyle değil bir toplulukla.” Kaşlarım hayretle kalktığında Atilla’nın gülüşünü duydum.
Tüm yüzler ona dönerken Atilla başını olumsuz anlamda salladı “Staj son sene yapılır ya annecim, ben de öyle yapmıştım.”
“Sen karışma. Ben senin işlerine karışıyor muyum?” Meliha sitemle başını çevirdiğinde fala geri döndü.
“Senin şu anda iki talibin var. Biri biraz daha toy, senin yaşıtın ya da senden bir yaş kadar büyük.” İşaret parmağını fincanın içinde gezindiğinde “Diğeri daha olgun ve aranızda yedi yaş var. Bak, gel yanıma.”
Yanına ilerlediğimde koltuğun kenarına çömeldim, başımı fincana çevirdiğimde söylediği gibi iki silüet vardı. Biri diğerine nazaran daha büyüktü ve şeklin yanında yedi rakamı vardı.
Gözlerim büyürken içimde şaşkınlık duygusu çoktan filiz vermişti. “Haklısınız, cidden var.”
“Sen bunların arasından birini seçeceksin. Adının harfleri de çıkmış, söylememi ister misin?” Etrafımdaki insanların yüzlerine baktım, hepsi hatta fala inanmayan Atilla bile pürdikkat bizi dinliyordu. “Evet, lütfen.”
“İyi dinle o zaman.” Boynuna bir zincirle bağladığı gözlüğü taktığında fincanı havaya kaldırdı. “L ve… A.” Aradaki bağlacı uzatabildiğince uzatmıştı, gözlüklerinin numarası biraz büyüktü sanırım. “Birde t harfi, var mı hayatında böyle biri.” İyice hatırlayabilmek için gözlerimi tavana çevirdim, bir süre düşündüğümde kimseyi bulamadım. Bakışlarımı indirdiğimde Atilla’yla göz göze geldik.
“Hayır yok.” Meliha şefkatli gözlerle bana baktığında “O zaman hazır ol, nasibin çok yakında.” Başını Atilla’ya çevirdiğinde dudaklarının çekildiğine şahit oldum.
“Fincandaki eve bakarak söylüyorum. Bu adamla evlenecek ve bir de çocuk yapacaksınız.”
“Çocuk mu?” Yanaklarıma yıldırım gibi düşen ateşle kızardığıma emin oldum. Büyük gözlerim Atilla ile buluştuğunda güler vaziyetteydi, onu önemsememeye çalışarak az önceki yerime oturdum. “Feride’ye anne olmak yakışır, hayırlısı...”
“Yekta var Feride, onu unuttun mu yoksa?..” Devin dudaklarını büzdüğünde mide asidim boğazıma yükseldi.
“Yekta kim?” Meliha Hanım’ın meraklı sesiyle başımı Atilla’ya çevirdim. Kaşları, neredeyse kirpiklerine değer vaziyetteyken zihni, o günü canlandırıyordu.
Yekta, kahkaha attığında bakışlarımı masadaki yüzlere çevirdim. Komik bir şey denmiş olsaydı herkes gülerdi, sadece o gülüyordu. Bunu bilerek yaptığını anladığımda kaşlarım çatıldı, bakışlarım Devin’ in yüzünü bulduğunda yüzünde alaylı bir tebessüm vardı. “Ben…” Henüz cümlem bitmemişti ki, ses gitti. Telefonu indirdiğimde ekrana baktım. Telefonu kapatmıştı.
“Benden hoşlanan bir arkadaş ama o benden bir yaş büyük Devin, unuttun mu?” Devin, yeni hatırlamış gibi kaşlarını kaldırdığında “Doğru,” dedi.
Cevahir oturduğu yerden doğrulduğunda fincanını Meliha teyzeye hevesle uzattı.
Fincan çevrildiğinde detaylar yine önemli bir hâle büründü. “Senin nasibin orta boylu bir adam. Adında da K harfi var.” Cevahir başını Atilla’ya çevirdiğinde gülümsedi. “Öyle mi?” Cevahir’in fısıltılı sesini duyan Meliha devam etti “Evet.” Gözleri biraz daha fincanda dolandığında “Ama bu yeni biri, henüz tanışmamışsınız.”
Bölüm sonu...
Sosyal medya hesaplarımı takip ederek yeni bölümlerden ilk sizin haberiniz olabilir.
İnstagram:nazanatees
X:NazanAtes0
Meliha Hanım'ın baktığı fallar hakkında düşünceniz neler, fala inanır mısınız?
"Kızlar annesinin kaderini yaşar," anlayışına inanıyor musunuz?
Polis Metin, Herkül'ün gizli işlerini nasıl öğrendi? Hangi karakterle bağlantılı olduğunu düşünüyorsunuz? (Belki de Feride ve Metin işbirliği içindedir🙃)
Menekşeleri sever misiniz? Sizce hikâyeyle nasıl bir bağlantısı var?
Hoşça kalın, kendinize çok çok iyi bakın🤍
Paragraf 1
Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬
Yorum Yap