8. GÖKLERE AİT AMA SAVRULMAYA MAHKÛM
Selam...
Vote ve yorumlarınızı bekler, iyi okumlar dilerim.
Bir hafta sonra…
“Kendini yormana gerek yok, ben hallederim.” Atilla’nın masa önü için sipariş ettiği sandalyeler nakliye kamyonu ile gelmiş, görevliler siparişleri kliniğin önüne bırakmışlardı.
Atilla her eline bir tane aldığında, iki kolumla kavrayarak bir tanesini havalandırdım. “Ben de yardım etmek istiyorum.” Başıyla bana öncelik verdiğinde odaya ilerledim.
Ben bir tanesini taşımakta zorlanırken o iki tanesini gayet rahat bir şekilde taşıyarak arkamdan geliyordu.
Sandalyeyi masanın sağ köşesine doğru bıraktığımda Atilla’nın geçmesi için geri çekildim. Sandalyelerden birini benim sandalyemin yanına, diğerini karşısına koyduğunda kısa bir zaman süzdü. “Diğerini de getireyim, öyle bakarız.”
Çok geçmeden yanıma geldiğinde sandalyeye boş kalan yere bıraktı. Şimdi sandalyeler, Atilla’nın masasının karşısında ikişerli olarak yan yana dizilmişlerdi.
“Güzel oldu bence.” Anlına düşen saçları eliyle arkaya ittiğinde başını bana çevirdi. “Öyle mi diyorsun?” Başımı salladım. “Bir şeyler eksikti, tamamlandı sanki.”
“O zaman birer kahveyi hak ettik, biraz dinlenelim.” Masalarımızdaki yerimize geçtiğimizde telefonundan bir numarayı tuşladı. “Bize iki kahve.” Sandalyede döndüğünde yüzünü yüzüme çevirdi, yüzünün yarısını buruşturduğunda ne istediğimi soruyordu. Havalar ısınmaya başlamışken sütlü soğuk bir şey iyi giderdi. “İce latte.” Kısık sesimin ardından önüne döndü.
O istediklerimizi sipariş verirken ellerimi sandalyenin kollarına bastırarak ayağa kalktım. Kitaplığın karşısına geçtiğimde bana baktığını hissedebiliyordum, bu yüzden başımı sol omzumda çevirerek ifadesiz yüzüne baktım.
Duygularını saklamakta başarılı görünüyordu, “Ben böyle hissediyorum,” dese bile inanamayacağım türden.
Başımı göz hizamdaki rafa çevirdiğimde rastgele bir kitabı çekip çıkardım. Önce arka kapak yazısını okumaya başladığımda Atilla’nın sesi de arka planda çalıyordu.
“Bir ice latte bir de americano. Teşekkürler, kolay gelsin.”
Başımı sallayarak perçemlerimi geriye aldığımda kitabın sayfalarını baş parmağımla hızla çevirmeye başladım. Gözlerim, Atilla’nın çizdiği satırların olduğunu görünce onlardan birini algıladı.
“Bayan Elm konuşurken canlanan gözleri, ay ışığı altındaki su birikintileri gibi parıldamaya başladı.” Bu cümlenin yanına bir ok çizmiş ve “Güzel betimleme sevdim,” yazmıştı.
Başka sayfaları da kurcaladığımda yeni bir alıntıyı buldum.
“Eyleme ne kadar yoğunlaşırsanız, diğer şeylerden o kadar uzaklaşıyordunuz. Kendiniz olmaktan kurtulup yaptığınız şeye dönüşüyordunuz.”
Herkül gibi…
Sayfaları çevirmeyi sürdürürken sesini duydum “Hangi alıntıyı okuyorsun, bana da söyle.”
“Ama doğruyu söylemek gerekirse, tam bir çözüm olmuyor, biliyor musun? Nereye gidersen git anılar hep seninle ve hayat böyle boktan bir yer işte.”
Dudaklarından düşünür gibi nidalar döküldü. “Matt Haig.” Kollarını kaldırarak gerildiğinde ellerini ensesinde birleştirdi. “Gece Yarısı Kütüphanesi.” Kitabı kapattığımda ön yüzünü ona çevirdim. “Evet, nasıl bildin?”
Güldüğünde beyaz dişleri gözüktü “Okuduğum kitapları unutmam ben.” “Ve intikam alacağın insanları.” Kitabı aldığım yere bıraktığımda sağ dirseğimi kitaplığa yasladım.
Kapı çaldığında duruşumu düzelttim. Sekreter Hanım elinde kese kağıdına sarılmış bir paketle girdiğinde Atilla’ya başıyla selam verdi. Paketi masaya bıraktığında hızlı adımlarla odadan çıktı.
“Kahvelerimiz geldi.” Masaya yaklaştığımda paketin ağzını açtım. Önce Atilla’nın kahvesini önüne bıraktığımda ice latteyi de masanın üzerine bıraktım. Boş paketi Atilla’nın masasının altındaki çöpe attığımda az önce yerleştirdiğimiz sandalyelerden sağ ve masaya yakın olanına oturdum. Atilla yeşil pipeti geçirdiği kahvemi bana uzattı. “Teşekkür ederim.”
“Rica ederim. Vizelerin nasıl geçti?”
“İyi gibiydi, düşük alabileceğim bir tane ders var. Gözümü bir tek o korkutuyor.” Gözlerini kıstığında başını salladı, saçları da sallandı. “Neden, yeterince çalışmadın mı?” Dudaklarımı birbirine bastırdığımda göz kapaklarım gözlerimi örttü. Tıpkı bizim için kâbustan farksız anıları konuşmayı bırak, düşünmemek için üzerine bir örtü örtmemiz gibi.
“Çalıştım ama dersle yıldızımız barışmıyor, ne kadar çalışırsam çalışayım yeterince çalışmamışım gibi hissediyorum.” Kahvemde bir yudum aldığımda gözlerimi Atilla’nın gözlerine diktim.
“Hangi dersmiş o, söyle bakalım.”
“Nöropsikolojik Değerlendirme.”
“Ciddi misin? En sevdiğim dersti. Kampüsün kütüphanesinde arkadaş grubumuzla çalışırdık.” Kahvesinden yudumladığında “Bak istersen, final haftan gelmeden o MR’ları, frontal lob lezyonlarını ve Wisconsin Kart Eşleme Testi gibi karmaşık şemaları beraber inceleyelim. Hangi hasarın hangi bilişsel işlevi vurduğunu ayırt etmek başta zordur ama ben sana mantığını öğretirim.”
Yüzümde bir tebessüm doğduğunda başımı salladım “Olur, çok sevinirim.” Kahve bardağını iki elimde tutarken oturduğum sandalyede dikleştim. Telefonumun ekranına çift tıkladığımda saatin öğleden sonraya geldiğini gördüm “Danışanımız ne zaman gelecek?”
“Danışanımız, hım…” Masanın köşesinde duran ajanda, en son yazılan sayfasında bir kalemi barındırıyordu. “Kendini buraya, bu kliniğe ve mesleğe ait görmeye başlaman hoşuma gitti.” Kalemin varlığı sayfa arasında boşluk bırakırken Atilla, kalınan yeri açmak için o boşluğu kullandı. “Birkaç saate burada olur.”
“Ben…” Ciğerlerimdeki nefesi sonuncusuymuş gibi, dudaklarımın arasından verdiğimde gözlerimi geçmişin hatıralarıyla yumdum.
“Neden bu kadar ince giyindin? Baksana hava nasıl esiyor.” Burun deliklerimden az önce süzülen dumanlı nefes havanın soğukluğuna somut bir kanıt gibiydi. “Sabah bu kadar soğuk olacağını düşünemedim.”
Liseye başladığımda Artvin’in kır kesimleri sayılabilecek fazlaca dağın olduğu bir eve taşınmıştık. Okula gidip gelmek kolay olsun diye annem müdür yardımcısı ile konuşup bana bir servis ayarlamıştı.
Refika ile farklı okullarda olsakta aynı servisi paylaşmamız bizi arkadaş yapmıştı. Aslında okul çıkışları servis aracı birçok okuldan öğrenci aldığı için geciktiği günler oluyordu. O günlerde servis arkadaşlarımla bir durağın yanında bekliyor, vakit gelene kadar bol bol sohbet ediyorduk.
Başlarda her şey iyiydi, herkes samimi hissettiriyordu.
Ta ki o gün ince giyinen Refika’ya montumu verene kadar.
“Ben sıcağım, üşümüyorum. Montumu giyebilirsin istersen.” Mahcup bir ifadeyle bana bakarken reddetmişti. “O zaman sen üşüyeceksin ama.” Başımı salladım “Üşümüyorum, bir süre sende kalabilir.”
Montumu giydirdiğimde beremi de başına geçirmiştim.
Benim için arkadaş kavramı, kendime davrandığım gibi karşımdakine de özenli davranmaktı. Hatta kimi zaman kendimi es geçip, kendimden vermekti.
Ertesi gün okul çıkışı her zamanki durağa ilerlerken toplanan kalabalıkta akıcı bir sohbetin yerine tartışmanın yer aldığını gördüm. Çatışma yaratan olayın sebebini bilmezken merakla kalabalığa karıştım.
Ağızda gevelenen sözler, kimse sorularıma net bir cevap vermiyordu ama ben de sormaktan vazgeçmemiştim.
En sonunda tartışmanın taraflarının Refika ve onunla aynı sınıf paylaşan kuzeni olduğunu öğrendim. Konunun derinliklerinde Refika’nın kuzeni, Refika’yı benden kıskanmıştı. “Onunla benden daha yakınsın.”
O dediği bendim.
Tartışmanın daha fazla uzamasını istemiyordum çünkü davalı da davacı da hatta olayda adı geçen ben de bir hayli üzgündük. Davacının gözünden yaşlar akarken davalı, durgun gözlerle bakmakla meşguldü.
Ben ise ifadesizdim.
Servisin gelmesiyle eve gidene kadar müzik dinlemiştim, eve geldiğim gibi kendimi odama hapsetmiştim. Annem beni yemeğe çağırdığında gelmeyi reddedip uzun ısrarları sonucunda odamdan çıkmıştım.
Ağlamamak için yoğun çaba sarf etsemde annemin “Sen ağladın mı?” Demesi yeterli olmuştu. Gözyaşlarım bu anı bekliyormuşçasına Karadeniz’in sağanak yağmurları gibi akmaya başladı. Sandalyesine oturan annemin önünde, halının üzerinde oturduğumda dizlerimi kendime çekmiş, sırtımı annemin bacaklarına yaslamıştım.
“Sadece yakın bir arkadaşa sahip olmak istiyordum. Gerçek bir dost. Kimsenin arkadaşını çalmak gibi bir niyetim yoktu.”
Annem saçlarımı severken kendimi boşuna üzdüğümü anlatmaya çalışıyordu.
Ben ise bir kez daha bir yere ait olamamanın üzüntüsüyle, yine hayal kırıklığına boğulmuştum. Lisenin ilk yıllarında okuduğum romanlardaki karakterlere özenir, onlar gibi tek ama sağlam bir dost bulma arayışındaydım.
Bir yere ait olma çabasını sürdürdüğüm zaman boyunca hayat bana kendimle kalmayı ve bununla yetinmeyi öğretmişti. Yaşadığım deneyimler ve sırtımdaki keskin hançerler bana iyi bir ders vermişti.
Ait olmaya çalıştığın yer, ait olduğun yer değildir.
O zaman da ne Refika’ya ne onun kuzenine ne de saf bir kalple inandığım yalanlara öfkeliydim. Hepimiz küçüktük ve açıkçası çok da umurumda değildi.
“Ben… Bir yere ait olmak için çabalamıyorum, her ne kadar açık gri duvarlar soğuk alt tonlu olsada, burası sıcak hissettiriyor. Birçok şey etik değil.” Dudaklarımın sağ tarafı çekilirken alayla gülümsedim.
“Psikoloğum yanında staj yapmam, psikoloğumun belirli gün ve saatlerde birini öldürmesi… Benim bir polis memuru tarafından vurulmam. Hiçbiri etik değil ama ben bu karanlık dünyanın aksi değil, bir parçasıymış gibi hissediyorum.”
Bir çeşit çerçevenin sardığı camların ardından bana bakarken gözlerini kıstı. “Yaşananların etik ve sağlıklı durumlar olmadığını bilmen sağlıklı düşünebildiğinin kanıtı.”
“Peki tüm bunlara rağmen burada, sizinle olmam, yanınızda kalmam ne kadar sağlıklı? Bana pek mantıklı gelmiyor ama içimden bir ses burada olmam gerektiğini söylüyor.” Bakışlarımı kaçırdığımda paravanın görüş açıma engel olmadığı kısımda, uzakta kalan kare camdan dışarıya baktım.
Nisan ayı için fazlasıyla bozuk bir gökyüzü vardı. Lacivertle gri olmak arasında kararsız kalmış, yoğun bir yağmur içeriyordu. Şu an bu yağmurun altında ıslanmak güzel olurdu.
“İçindeki sesin adı sezgi. Çoğu zaman doğruları söyler, burcunun su grubundan olduğunu düşünürsek sende ihtimaller artıyor.”
Atilla, psikolog rolüne girmiş beni çoktan danışanı ilan etmişti.
Bakışlarım birkaç saniye daha camda takılı kaldığından ancak sözlerine noktayı koyduğunda yüzüne bakabildim.
“Doğum günümü nerden biliyorsunuz?” Anlımın ortasında birkaç dikey çizgi oluştuğunda merak duygusu tüm vücuduma yayıldı.
“İlk seans öncesi randevu oluştururken bilgilerini doldurmuştun, unuttun mu?” Kaşlarım gerildiğinde omuzlarım gevşedi, gözlerim kısılırken altında minik birer torba oluştu. Gülümserken sağ elimi saçlarıma atıp kaşıdım. “Haklısınız, tamamen unutmuşum.”
Kahvesinden büyük bir yudum aldığında kısık gözlerini, göz kapakları örtmüştü. Tamamen elindeki kahveye odaklanmıştı. “Ben unutmadım Feride.”
Gözlerimi kaçırdığımda arkama yaslanıp kahvemle ilgilenmeye başladım. Telefonumu parmaklarımın arasında aldığımda sosyal medyada videolar kaydırdım.
“Karadeniz’in ani yağmurlarında ıslanmayı özlediysen dışarı çıkabiliriz.”
Meliha Teyzede yanıldım ama bu adam kesin zihnimi okuyordu.
Telefonu kapattığımda masaya bıraktım. “Olur.” Oturduğum yerde ayaklandığımda gözlerim ajandaya takıldı. “Danışanımız gelecek, karşısına ıslak kıyafetlerle çıkamayız, değil mi?”
Yağmurun altında ıslanma fikri her ne kadar cazip gelsede fikri bir de mantık süzgecinden geçirmek gerekiyordu.
Atilla başını sol omzunda çevirdiğinde paravana baktı. “Aslında temiz kıyafetlerim var ama onları giymek istemezsen, çıkmayabiliriz.”
Gözlerim bir kez daha camdan dışarıya baktığında yağmur karşı koyulamaz görünüyordu. Sağ yanağımda çizgi halinde bir çukur belirdiğinde gözlerimin ışıldamasına karşı koyamadım. “Çıkalım.”
Terapi odasından çıkarken kapıyı açtı ve geçmem için kenara çekildi “Teşekkürler…” Cömertliğine kısaca karşılık verdiğimde göz kapaklarım, gözlerimi örttü.
Kasvetli hava yalnızca dışarıyı değil, içeriyi de karanlığa boğmuştu. Koyu kahverengi ahşap desenli parkelerde ilerlerken içerisi az ışıklandırmanın bulunduğu bir kütüphaneyi andırıyordu. Tuhaf ama sıcak hissettiriyordu.
Belki de kötü olduğuna emin olduğum psikoloğum ve onun mütevazi kliniği… Ben buraya aittim. Bitmiş bir romanda okura sürpriz amaçlı yazılan özel bölüm gibi değil, zaten tamamlanması için tüm parçaların eksiksiz olması gerek bir yapboz gibi. Kendimden çıkarmam, artırmam gerekmiyordu. Olduğum kişiyi ortaya koymam yeterliydi.
Güvenli hissettiren kliniğin kapısını açtığımda içeriye ılık olmaktan yoksun bir rüzgâr girdi, bu başta içimdeki sıcaklığı yitirmeme sebep oldu. Atilla ile aynı anda dışarı çıktığımızda saç diplerimize ilk su taneleri değdi.
“Gel bakalım.” Atilla başıyla kliniğin daha çok yağmur alan bahçesini işaret etti. Kapının önü kliniğin çatısı ve diğer binaların varlığından daha az yağmur alıyordu, Atilla’nın gösterdiği yer iyiydi.
Gözlerim gösterdiği yere bakarken yutkundum. Atilla’nın elini tutup onu oraya sürüklemek istiyordum ya da koluna girip beraber yürümeyi… Ama iliklerimde gezinen kaygılı ve kaçıngan bağlanma buna her zaman izin vermiyordu. Bu bağlanma stillerinin aynı anda olmasına deorganize bağlanma deniyordu.
Sevgi ve ilişki açısından ele alacak olursak partnerime hem yoğun bir sevgi ve ilgi duyarken onun bana gösterdiği karşılıkta bağımsızlığımın ve özgürlüğümün elimden gideceğine dair duyduğum endişeydi.
Bir de bunun tam tersi vardı. Partnerimin kendi hayatıyla meşgul olduğu ve benimle ilgilenmediği her an içime doğan beni terk edeceği endişesiydi. İçimi kemiren düşünceler, karşımdakini darlamama ve zihnimden geçenlerin gerçek olmasına neden oluyordu. Ben buna kendini gerçekleştiren kehanet diyordum.
Tüm bunların farkında olmam ise yoğun bir öz bilince sahip olmamdan kaynaklanıyordu. Psikoloji okumamda işin tuzu biberi olmuştu.
Küçükken yakın çevremden gelen zarar, beni güven duygusundan yoksun bırakırken, birine bağlanma ve sırtımı yaslama ihtiyacı gütmeme sebep oluyordu. Yine de kimseye kendime güvendiğim gibi güvenmiyordum.
Bazen kendime de güvenmiyordum.
Psikoloğum Atilla benim partnerim değildi ama ben içimde onu bir dost olarak bellemiştim. Yine de ona temas etmek istemedim.
Nerdeyse zıplar adımlarla yağmurun altına ilerlediğimde tüm saçlarım anında ıslanmıştı. Bal köpüğü saçlarım, kendini daha koyu bir tona bırakırken kirpiklerime kadar ıslanmıştım.
Islak kirpiklerim göz kapağımda ağırlık yaptığından güçlükle kaldırdım. “Atilla gelsene.” Perçemlerim şakaklarıma ve yanaklarıma yapıştığında gülümsedim.
Atilla’nın kaşları havaya kalktığında resmiyeti unuttuğumu fark ettim. Yanaklarımın ısındığını hissetsemde o şu an bunu fark edemezdi, değil mi?
Yanıma geldiğinde ıslanan saçları gözlerini kapatmıştı. “Gözünüzün önünü göremiyorsunuz.” Sağ elimi kaldırdığımda saçlarını geriye iteledim. “İşte, şimdi oldu.”
Havaya kaldırdığım elim duraksadığında sol elini kaldırdı ve parmaklarımı kavradığında beni kendi etrafımda döndürdü. Süzülen saçlarımdan dökülen yağmur suları etrafa saçıldığında içimdeki kız çocuğu kahkahalara bürünmüştü. Onu mutlu edebilmesi benim de yüzümde gülücüklerin çıkmasına sebep oldu.
Sağ elimi sol omzuna usulca bıraktığında sağ eliyle sol elimi nazikçe tuttu ve diğer omzuna yerleştirdi. Bedenlerimiz arasında mesafeyi azaltırken dudaklarım aralık, şaşkındım. Başını başıma yasladığında ufak hareketlere olduğumuz yerde süzülmeye başladık.
….
“Rüzgâr şiddetlenmeye başladı, içeri geçelim mi?” Başını salladığında kliniğin kapısına
ilerlemeye başladı. Arkasında ilerlerken elimi pantolonumun cebine götürüp telefonumu çıkardım ardından bildirimlere baktım. İçimden bir ses maillerimi kontrol etmem gerektiğini söylerken sezgilerimi dinledim.
Uygulamaya girdiğimde sayfayı yenilemek için ekranı kaydırdım. Üst dişlerim alt dudağımı ezmeye başladığında heyecanla beklemeye başladım.
Sayfa yüklendi.
Yayın evinden bir e-posta vardı. Mailin üzerine tıkladığımda korkuyla gözlerimi yumdum, Atilla muhtemelen kliniğin kapı kolunu kavramış, hâlâ yanına gelmeyen bana sorgular gözlerle bakıyordu. Gözlerimi yavaşça aralandığımda maili dikkatli olmaya çalışarak ama büyük ihtimalle birçok detayı atlayarak üstün körü okumaya başladım.
Kalbimin sesi öyle güçlü çıkıyordu ki, onu çok net duyabiliyordum.
Gözlerim sonuna kadar aralanırken metni hızlı hızlı okuyordum.
Kitap dosyanızı yayın evimiz için uygun görmekle beraber, sizinle çalışmaktan onur duyarız. İstanbul’da ikamet ediyorsanız yüz yüze bir görüşme ile kalan detayları ve sözleşmeyi halledebiliriz. Bunları e-posta üzerinden de yapabileceğimizi hatırlatır, iyi günler dileriz.
Kabul edilmiştim…
Olduğum yerde heyecanla birkaç kez zıpladığımda içimdeki coşkuya engel olamıyordum.
Aramızdaki az mesafeyi kapattığımda Atilla’nın boynuna sarıldım. Heyecandan yerimde duramıyordum, içim içime sığmıyordu. Atilla’nın kolları belimi sardığında “Ne gördün de seni bu kadar sevindirdi?” Gülücüklü sesi kulağıma ulaştığında bedenlerimi ayırıp telefonumu ona uzattım. “Yayın evinden kabul aldım!”
Gözleri e-postada gezindiğinde kısacık zamanda hepsini okumuştu.
Bu kez kollarını ilk o bedenime sardığında keyfi yerinde görünüyordu. “Başaracağını biliyordum. Tebrik ederim.” Bedenlerimiz ayrıldığında elleriyle yanaklarımı kavradı. “Nice başarıların olsun.”
“Siz beni cesaretlendirmeseydiniz başaramazdım. Sizin sayenizde.” Gözlerimin parladığına eminken kanım bile daha hızlı akıyordu sanki.
“Ben içindeki ışığı gördüm ve onu daha fazla düşük ayarda tutmanı istemedim çünkü ilk günden beri senin sıradan biri olmadığını biliyordum.” Kısık yeşil gözleri, dudaklarıma düştüğünde bakışlarım dudaklarına kaydı. Vücuduma elektrik vermişler gibi bir titreme yokladığında ellerini yüzümden çekti.
“Gel içeri girelim, daha fazla üşüme yazar hanım.” Dudaklarımda bir gülüş büyüdüğünde gözlerim kısıldı. “Öyle olsun psikolog bey.” Kapıyı ittiğinde içeriyi zil sesi doldurdu.
Sekreter okuduğu kitaptan başını kaldırdığında yüzünde hafif bir tebessüm belirdi ama çabucak söndü “Niye bu kadar ıslandınız?” Ben bakışlarımı kaçırırken Atilla uslu olmayan bir çocuk gibi gülümsedi.
“Geleceğin psikolog adayı Feride Saral, yayın evinden gelen kabulle artık resmi bir yazar.” Atilla güzel haberi coşkuyla sekreterine paylaştığında, kadının yüzündeki tebessüm büyüdü. “Tebrik ederim, sizin kitabınızı da okumak nasip olur umarım.” Başımı salladım. “Umarım…” Sessizdim ama duyduğuna bir o kadar emindim.
Odaya geçtiğimizde paravanın arkasına girdi, ben ise odanın ortasında ayakta duruyordum. “Gelsene Feride, neden orda dikiliyorsun?” Sarsak adımlarla yanına gittiğimde kollarımı kavuşturdum, odanın ısısı iyi olsada vücudum ürpermeye başlamıştı.
Hasta olmak ilaç içmek istemiyordum.
Üstünde kahve makinesi olan komodinin çekmecesini açtığında içinden boğazlı bej rengi bir kazak ve benzer tonlarda bol kot pantolon çıkardığında kolunu arkaya uzatarak bana verdi. Kıyafetleri aldığımda başını tekrar çekmeceye eğdi, gözleri iyice odaklandı.
Kendi için ince sayılabilecek siyah boğazlı kazak ve siyah kumaş pantolon çıkardığında çekmeceyi kapattı. Bedenini doğrulttuğunda önce yüzüme ardından elimdeki kıyafetlere baktı. “Sen burada giyin, ben odada giyerim. Gözlerimi gözlerine diktiğimde birbirimizin derinliklerine bakıyorduk. Başımı salladığımda odayı ayıran paravanın köşesindeydi, araftaymış gibi. “Kapıyı odaya birinin girme ihtimaline karşı kilitleyeceğim, haberin olsun.”
Bedenimi şaşkınlık ele geçirdiğinde hassasiyetimi unutmaması ve bana açıklama yaparak içimi rahatlatması içimde, oralarda bir yerlerde bir buz dağının erimesine neden oldu. Etkilenmek buysa etkilemiştim sanırım.
Dudaklarım yukarı çekildiğine arkasını döndü, elindeki kıyafetleri üst kolu yardımıyla gövdesine sıkıştırdığında stor perdeyi çekerek dış dünya ile odanın bağlantısını kesti.
Ayakkabılarımı çıkardığımda çoraplarıma kadar ıslanmıştım. Çoraplarımı çıkardığımda pantolonu üzerime geçirdim ve uzun gelen paçalarını katladım. Vücuduma yapışmış hatlarımı belli eden ıslak üstümü bedenimden sıyırdığımda kazağı üzerime geçirdim.
“Giyindin mi?” Görecekmiş gibi başımı salladığımda saçmaladığımı hissettim “Evet.” Atilla, ıslak kıyafetlerini peteğin üzerine serdiğinde benimkilere baktı. “Onları da koyalım mı, kurusun.” Yanaklarım ısınmaya başladığında gözlerimi kaçırdım “Ben hallederim.”
“Ben buradayken senin hiçbir şey halletmene gerek yok.” Kıyafetleri peteğin üzerine serdiğinde çıkardığım ayakkabılarımı gördü. “Yüzünde bir gülüş belirirken eğilip onları aldı, dikey şekilde peteğin altına yerleştirdiğinde yüzüme baktı “Gidene kadar onlarda kurur.”
Dudaklarım konuşmak için aralandığında vazgeçerek kapattım ama sonra dayanamadım. “Danışan geldiğinde ne yapacağım, onu nasıl karşılayacağım?”
Başını omuzunun üzerinden çevirdiğinde yüzüme baktı. “Ben karşılarım, sen yerinde oturursun.” Masasına ilerledi.
“Tamam.” Kazak ellerimi kapatsada anlık bir dürtüyle onu yanağıma yasladım. Başım, omuzlarıma ağır gelmişti, sadece biraz olsun onu yaslamak istemiştim.
Dolu bir nefes, dudaklarımdan yorgunlukla döküldüğünde perdeyi açtım. Kare pencereyi iki elimle yukarı çektiğimde açılmıyordu ama güçlükle açtım, ani bir sızı tırnak diplerimde yayıldığında tırnaklarımı avuç içlerime saklayarak parmaklarımla örttüm. Acıyla buruşan yüzümü gevşettiğimde tırnaklarıma baktım, uçları kırılmamıştı ama dipleri acıyı yansıtacak şekilde kırmızıydı.
Kan gibi.
Yayın evine kitap dosyamı attığım gün ki sandalyeyi kolundan çektiğimde tıpkı o gün ki gibi pencereye kenarına oturdum. Tekerlekleri olan dönen bir sandalyeydi. Sol dirseğimi büktüğümde kolumu kısmen pencereden çıkardım. Elimle bileğimin birleştiği yere yanağımı yasladığımda rüzgârın uğultusunu dinledim.
Rüzgâr öyle şiddetliydi ki, sesini duyabiliyordum. Kazağın deliklerinden giren soğuk tenimi ürpertsede takılmadım. Islak saç diplerimden ensem boyu süzülüp biraz olsun ısınan sırtımı sızlatan yağmur damlasına takılmadığım gibi.
Rüzgâr perdeye çarptığın o da sessizliğini bozmuştu. Bradikardiye sahip olan bireyin ekg kağıdına yansıyan kırmızı renkteki çizgi gibi perde ara sıra konuşuyordu.
“Feride.” Dudaklarımı açmadan bir nidayla, sorar gibi söylediği adıma soruyla karşılık verdim. “Hasta olup işi ekmeyi düşünüyorsan çok beklerin, söyleyeyim.” Başımı kaldırıp stabil yüz ifadesiyle yüzüne bakmaya devam ettiğimde sorgular gibi yüzüme baktı.
“Haklısınız, ben sadece dinlenmek istedim.” Ayağa kalktığımda pencereyi kapattım.
Kapatmak, açmaktan daha kolaymış. Tıpkı bir insana alışmak, zamanla güvenmek ve içini açmak gibi. İnsan kazanmak zorken silmek bir o kadar kolaydı.
Gözlerim ayaklarıma bakarken Atilla’nın yanından geçip gittim. Masadaki yerimi aldığımda onun da sandalyesine oturmasını bekledim ama o paravanın arkasında kalmaya devam etti. Birkaç makine sesi ve ardından gelen kahve kokusuyla neden gelmediğini anladım.
Elinde iki beyaz kupayla geldiğinde birini bana uzattı. Sıcak kahveyi dikkat ederek avuçlarımın arasına aldığımda burnuma götürerek yoğun kahve kokusunu içime çektim.
Sandalyesine oturduğunda bana döndü. “Kendini yorgun hissediyorsan bugün dinlenebilirsin.” “Emin misiniz?” Dudaklarım yukarı çekildi “Bana kahve uzattığınızda subliminal mesajı almış gibi hissetmiştim.”
Yüzünde bir gülüş oluştuğunda ellerini teslim oluyormuş gibi kaldırdı. Yeşil gözleri kaybolsada göz altlarında oluşan çizgiler gerçek hissettiriyordu. “Hiç bu açıdan düşünmemiştim ama gitmemen iyi olur tabii.” Gülüşüm aniden solduğunda kafamın karıştığını hissediyordum.
“Yeni vakalar görüp kendini geliştirmen açısından gitmemen senin için daha iyi olur.” Gözlerim kucağımda, avuçlarımın arasında duran kupaya takıldığında anlar gibi başımı salladım. “Bu dönemin bitmesine çok zaman kalmadı. Stajını tamamlamak üzeresin…” Bir kez daha başımı salladım.
Gözlerimi bir saniyeliğine kahvemden ayırdığımda Atilla’nın yüzüne baktım. Gözleri, sandalyelerimizin arasındaki boşluğa, parkelere dalmıştı. Kahvemden bir yudum aldığımda o da ilk yudumunu aldı.
Beden dili istemsiz beni taklit ediyordu, demek ki beni izliyordu.
Bölüm sonu...
İnstagram:nazanatees
X:NazanAtes0
Feride hakkındaki düşünceleriniz?
Herkül Atilla hakkındaki düşünceleriniz?
Sormak, konuşmak istediğiniz herhangi bir şey?
Hoşça kalın💜🤍
Paragraf 1
Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬
Yorum Yap